Sinif Mucadelesi

İsyanı fabrikalara, işyerlerine yaymalıyız

Salı 9 Temmuz 2013
Gezi parkında, ağaçların ve parkın kendisinin korunması için bir avuç gencin başlattığı mücadele, bir anda tüm ülke çapında isyana dönüştü. Ankara’ya işlerini korumak için toplanan TEKEL işçilerine de benzer şekilde polis saldırıp dağıtmak istemiş ama tam tersi olmuştu. Polisin ve zabıtanın çekildiği Taksim, o dönemin Ankara’sı gibi belkide dünyanın en özgür yeri oldu. Hınca hınç kalabalığa, her an süren protestolara rağmen, hiç taciz, hırsızlık, kavga olmadı. O dönemde olduğu gibi bugün de bu direnci ve desteği, mücadelenin getirdiği dayanışma ve özgürleşmeyi sadece polisin gece yarısı başlattığı ve neredeyse bütün gün süren vahşi saldırıyla açıklamak yetersiz. AKP iktidara geldiği seçimden iki ay önce kuruldu ve her seçimde oyları biraz daha arttı. Ancak bu durum, kendi başarısından öte kendinden öncekilerin başarısızlığıyla zaten hazırlanmıştı. AKP’den önceki DSP-MHP-ANAP hükümeti, derin bir ekonomik kriz sonucu seçime gitmek zorunda kalmıştı. Aniden artan işsizlik, faizin ve dövizin fırlayışı, satın alma gücünün dibe vurması, yaygın iflaslar, kitleleri şaşkına çevirmişti. Bu ortamdan yararlanan burjuvazi, hükümetin çıkartması için yıllarca uğraştığı liberalleşme yasalarını, finans alanında serbestliği getiren düzenlemeleri, hortumladığı banka sermayesini topluma ödetmeyi, emperyalizmle bağlarının güçlenmesini sağlayacak değişiklikleri, sömürüyü arttıracak taşeron sistemini yasalaştırmayı, kelepir özelleştirmeleri, emeklilik ve sosyal güvenlikte gerilemeyi ve elbette emekçilere yeni kısıtlamaları, 15 gün içinde yasalaştırdı. Bu kanunların nimetlerinden AKP yararlandı. Ekonomideki görece istikrar ve büyüme emekçilerin her şeye rağmen hükümete destek vermelerinin en önemli nedeni. Türk burjuvazisi, bu istikrar döneminde daha önce yaşamadığı kadar büyüdü. Özellikle Asya ve Afrika’da yeni pazarlara açıldı. Avrupa Birliği ve ABD ile bağları olanlar da benzerini yaşadılar. Türkiye enerji, otomotiv gibi bazı önemli işkollarında, Avrupa’dan Ortadoğu ve Kafkaslara ve ters yönde işleyen bir köprü oldu. Ancak bu büyüme çarpık bir şekilde oluyor. Ekonomi tamamen emperyalist şirketlere ve mali sermayeye bağımlı. Bunu patlayan ticari açıkta (cari açık deniyor) görüyoruz. Ülke dışından mal ve para akışı durduğunda ya da çıkış olduğunda, ekonominin işlemesi mümkün görünmüyor. Son haftalarda, 20 milyar dolardan fazla para, daha kârlı yerlere gitmek için ülkeden çıktı. Ecevit’i götüren miktar 5 milyar dolardı. Her şeye rağmen büyüyen ve artan ekonomik faaliyetler, ağırlıklı olarak devlet ve belediye eliyle ve de taşeron sistemiyle sürdürülüyor. Ancak burada bir sorun var. Doğrudan AKP tarafından örgütlenen bu rant dağıtma sistemi, partili olmayanları neredeyse tamamen dışlıyor. AKP’li olmadan ya da AKP’ye yüzde vermeden ihale almak mümkün değil. Benzer durum devlet bürokrasisi için de geçerli. Başlangıçta bürokraside azınlıkta olan AKP kadroları, 10 yılda neredeyse tüm koltukları, hatta yeni oluşturulanlar da dolduruldu. İşte bu durum, orta sınıf üzerinde müthiş bir öfkeye neden oluyor. Kendini “laik, Atatürkçü, ulusalcı” gibi isimlendirilen Kemalist küçük burjuvazi, daha önce sahip olduğu konumlardan ve ayrıcalıklarından adım adım dışlandı. 4.600 civarındaki Gezi parkı direnişçilerinin tamamıyla anket yapan bir araştırmacı, %40’nın lisans, %24’ünün yüksek lisans eğitimli olduğunu belirledi. Kemalist aydınlar, aşağılandıklarını düşünüyor ve bunu değiştirmek istiyor, haksız da değiller. Kendini “Atatürkçü” olarak gören kesimler, aynı zamanda devletin de sahipleri olduklarını düşünüyorlar. Bu devlet, onların devleti ve devletin olanaklarından yararlanmak herkesten önce onların hakkı. AKP ise onların devletini ele geçirdi ve kendilerini dışladı. Baskıcı yasalar, gerici uygulamalar, geçmişte de vardı ancak para ve güç sahibi olan Kemalist kesim, kendisine dokunmadığı için bundan fazla şikayetçi değildi. Artık tüm bunlar onları da etkiliyor. Dünya krizinin etkisiyle daralan pazarı telafi etmek için hükümet, patronların imdadına koşup kentsel rant yoluyla hem patronların kasasını doldurmaya devam etmelerini hem de ekonomiyi döndürmeyi amaçlıyor. Bu nedenle tamamen baskıcı ve dışlayıcı bir tutum var. Çevreciler itiraz mı ediyor, başbakan en iyi çevreci ve en iyisini bilir. Şehir planlamacılar karşı mı çıkıyor, başbakan geçmişte belediye başkanlığı yaptı, en iyi planlamayı bilir. Sendikacılar, yeni çıkarılan sendikalar yasasına itiraz ettiler, başbakan sendika üyesiydi en iyi sendikayı bilir. Doktorlar, kendilerini vuran yasaya karşı çıktılar, başbakan onların aslında ne istediğini çok iyi biliyor. Aleviler, cemevi mi istiyor, başbakan cemevi gerekmediğini Alevilerin nasıl ibadet etmesi gerektiğini bilir. Kürtler, anadilde eğitim, eşitlik, özgürlük istiyor, başbakan Kürtleri Kürtlerden daha çok seviyor, ne hak verip vermeyeceğini bilir. Son yıllarda gittikçe tırmanan ve artık dışlanan tüm kesimlerin; Kürtlerin, Alevilerin, Kemalistlerin, kamu çalışanlarının, gençlerin bir isyanda buluşmasına yol açan bu siyaset, başbakanla birlikte partisini de dibe çekiyor. Bu nedenle başbakan, partisinin başlangıçtaki geri adım atma siyasetini değiştirerek, burjuvaziye gövde gösterisi yapma ihtiyacı duydu. Başlangıçta, mücadelenin yaygınlaştığı günlerde, burjuvazinin bir kesimi, TÜSİAD çevresi, gençlerin üzerine basarak, kendisine de efelenen Tayyip’ten kurtulmaya çalıştı. Başbakan bunu çok iyi gördü ve “faiz lobisi” diyerek, doğrudan onları hedef aldı. Şunu söylemek istiyordu, “bana dokunursanız, ben de tabanımı size karşı kışkırtırım”. TÜSİAD yönetimi cevabını alıp başbakanın ayağına gitti, çenelerini kapattılar. Çünkü Tayyip’e kızgın olsalar da 10 yıllık AKP yönetimi, onlara büyüme, aşırı kazanç ve işçi sınıfından kurtulma olanağı verdi. Taşeron sistemi nedeniyle en büyük şirketler bile kaçak işçi çalıştırıyor, işçi sınıfının %3’ü ancak örgütlü, ücretler asgari ücrette eşitlendi, Çay-Kur ve THY’de olduğu gibi patronların korkulu rüyası grev, son on yılda yok oldu. AKP, patronlar için dikensiz gül bahçesi yarattı. Kişi olarak ondan hoşlanmıyorlar ama siyasetini zaten kendileri belirliyor. Patronlar, duygularıyla değil, cüzdanlarıyla hareket ediyor. İşçi sınıfına gelince fabrikaların, büyük işyerlerinin çoğunda işçiler, Gezi mücadelesine başbakanın diliyle açıklıyor. Onun söylediklerini tekrarlayıp arkasında duruyor. İşçiler şunu diyor: Tamam seni destekliyoruz, dediğini yapıyoruz, sana yetki veriyoruz ama sen de bize iyi bir yaşam sağla. Taksim, işçiler için uzak bir yer. İstanbul’da yaşayıp Taksim’i, denizi hiç görmeyen işçiler, yoksullar var. Gezmeye, eğlenmeye, dinlenmeye böyle şeylere ne harcayacak paraları ne de zamanları var. Haftalık 45 saatlik çalışma süresi gerçekte 52 saatten fazla, mesai dahil alınan aylık, karın doyurmaya, fatura ödemeye zar zor yetiyor. Zaten işçiler, hiçbir zaman daha iyisini yaşamadı, bilmiyor. Ancak çok daha kötüsünü yaşadılar. İşsizliği, borçlanmayı, kredi kartına muhtaç kalmayı, ailelerinin parçalanışını gördüler. Son yıllarda hiç olmazsa, böylesi bir kriz olmadı. Dünyayı saran kriz, dört yıl önce ekonomiyi dibe indirdi, işsizlik tepe yaptı ancak biraz toparlanma oldu. Şimdi, Tayip’in çok övündüğü ekonomik büyüme durur gibi. Kârı kısılan patronlar, bunu işçiye yükleyecek. Az işçiyle çok iş, az ücretle uzun çalışma artacak. Borsadan bahsedip paranın değer kaybetmesini unutturmaya çalışıyorlar. Lira, birkaç gün içinde %5 değer kaybetti ve devam ediyor. İşçiler, yılbaşı ya da sözleşme zamlarının eridiğine tanık olacak. İşte başbakanı vuracak olan budur. İşçi sınıfı, destek verdiği, oy verdiği, arkasında durduğu Tayyip’ten mutlaka hesap soracak. Ancak bu hesap sorma nasıl ve hangi düzeyde olacak? Siyasiler ağız birliği içinde seçim sandıklarını işaret ediyor. Önümüzdeki yıldan itibaren, ar arda hem belediye hem genel hem de cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Devletin izin verdikleri dışında siyasi parti kurmak, örgütlenmek, sendikaya üye olmak yasak ya da mümkün değil, fikrini söylemenin tek yolu olarak, seni temsil etmeyen, çıkarlarını savunmayan düzen partilerinden birine oy vermek. Bu bir aldatmaca. Zaten “seçimle bir şey değişseydi, çoktan yasaklanmıştı”. Bir şeyleri değiştirmenin yolunu Gezi parkı mücadelesi gösterdi. Daha önce TEKEL işçileri 4C’yi tamamen değiştirterek göstermişti. İşçinin hakkını kısıtlamak için hazırlanan 4C yasası, TEKEL işçilerinin sayesinde işçinin hak alma maddesi oldu. Gezi parkında böylesi somut bir kazanımın olmamasının nedeni, işçilerin mücadeleye dahil edilememesidir. Mücadeleyi yaymak ve birleştirmek için uğraşmak yerine Gezi’yi güçlendirmek için zaman geçirildi. Oysa Gezi’yi güçlendirmenin yolu, işçilerin de sahip çıkacağı talepler etrafında fabrikalara yaymaktı. Bugünkü çalışma koşulları, işçilerin katlandığı ve gençleri eğitimlerinden sonra bekleyen çalışma koşulları değişmeden, iyi bir iş ve yeterli bir ücret olmadan, bir geleceğimiz olamaz. Bu düzen sadece genç öğrencilere, aydınlara, mühendislere değil, tüm işçilere de bir gelecek vermiyor. Aşağılanmamak, iyi ve onurlu bir yaşam, her şeyi üreten, emeğiyle var eden işçilerin hakkı. Üstelik bunu sağlayacak olan da işçilerin emeğidir. Şimdi, mücadeleyi birleştirmenin zamanıdır. (04.07.13)

Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Arşiv  Site yaşamını izle Arşiv 2013  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı : 181 - 5 Temmuz 2013  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?