Sinif Mucadelesi

Cumhuriyet’in 95 yıllık bilançosu

Cumartesi 3 Kasım 2018

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye, başta İngiliz ve Fransız emperyalizmi olmak üzere emperyalist güçler tarafından işgal edilip parçalanmıştı. Kitlelerin katıldığı ve bedelini ödediği ama Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı sonucunda, Lozan’da emperyalist güçlerle yapılan Lozan Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti kabul edildi.

Bu anlaşma öncesinde yapılan İzmir İktisat Kongresinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun borçları kabul edildi (borçlar, Batının talanının sonucuydu) ve kurulacak iktidarın, emekçi iktidarı değil kapitalist sömürü düzeni olacağı garantisi verildi. İşte buna dayanarak Lozan’da İngiltere emperyalizminin temsilcisi Lord Cruzon, Türkiye’yi temsil eden İsmet İnönü’ye: “Sizin bağımsızlığınızı kabul etmek zorunda kaldık ama sonunda gelip yine kapımızı çalacaksınız” demişti. Buna neye dayanarak cesaret gösterdi? Çok basit; dünyaya emperyalist güçlerin (1917’den sonra Sovyetler Birliği hariç) hakim olduğu bir ekonomik düzende Osmanlının devasa borçlarını kabul etmek (Türkiye 1940’lara kadar ödedi) ve İngiltere ve Fransa gibi emperyalist güçlerin uyguladığı fiili ambargoya rağmen, Türkiye’yi büyük sanayileşmiş ülkeler seviyesine çıkarma olasılığı sıfıra yakındı.

Rusya’da Çarlık döneminde, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi talanla, devasa miktarda dış borç birikmişti. 1917’de işçi sınıfı devriminden sonra kurulan Sovyetler Birliği borcu kabul etmedi ve ödemedi. Türkiye borcu kabul etti çünkü bağımsızlık mücadelesinde Sovyetler Birliği’nin desteğini almış olmasına rağmen kurulan düzen emekçi düzeni değil kapitalist sömürü düzeni idi.

Türkiye’de kurulan Cumhuriyet, Osmanlı istibdat rejimine kıyasla birçok yönden daha ileriydi. Ancak burjuva devrimleri yoluyla İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde oluşturulan burjuva demokrasilerinin çok çok gerisindeydi. Çünkü iktidara gelen Türk burjuvazisinin köklü bir sanayisi olmadığı gibi, temel olarak 19’unucu yüzyıl seviyesindeki tarım yoluyla elde edilen ulusal gelir, çok sınırlıydı. Üstelik, gelirin bir kısmını borç olarak emperyalist ülkelere veriyordu. İşte böyle bir ekonomik temelde, ilkel birikim yapıp köklü bir sanayi kurmak kesinlikle mümkün değildi. Üstelik ileri teknoloji, emperyalistlerin tekelindeydi. Emperyalist ülkelerin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınıp rekabet etmesini istemediği gibi böyle bir olayın emperyalizmin talanı altındaki diğer üçüncü dünya ülkelerine örnek teşkil edeceğini çok iyi bildiklerinden, Türkiye’nin kalkınmasını kesinlikle istemiyorlardı. Bu nedenle Türkiye’nin sanayileşip kalkınmasını engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
1923’ten sonra, 1945’e kadar, Türkiye’de kurulan modern sanayi işletmelerinin neredeyse tümü, Sovyetler Birliği’nin desteği ile yapıldı.

1923’te Türk burjuvazisinin kurduğu rejim, emekçilere ve başta yoksul köylüler olmak üzere yoksullara karşı koyu bir kapitalist diktatörlüktü. Anadolu’da, başkent Ankara civarında, ilkokul öğretmenliği yapmış olan Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” isimli kitabı, köylünün hiç de milletin “efendisi” olmadığını çok canlı anlatıyor. Aynı şekilde Hikmet Akgül’un hazırladığı “Şoför İdris” kitabı, işçi sınıfına karşı nasıl koyu bir baskı rejimi uyguladığını çok somut şekilde anlatıyor.

Türk burjuvazisinin desteklediği, büyüttüğü, gerici dinci çevreler, şimdi cesaret bulup açıkça geriye dönmeye, yani Abdülhamit’in baskı dönemine geri gitmeye özeniyor. Ancak işçi sınıfının, bu nedenle Cumhuriyet’in kapitalist sömürü düzenini kabul etmesi söz konusu olamaz.


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı:245 - 2 Kasım 2018  Site yaşamını izle Tarihten... Tarihten... Tarihten...   ?