Sinif Mucadelesi

Suudi Arabistan Emperyalizmin bir orta direğinin hevesleri (II)

Pazar 10 Haziran 2018

Yemen: Suudi Arabistan’ın arka bahçesi

Suudi rejimi her şeye rağmen Yemen’deki bazı aşiretlere mali yardım yaparak onları el altından kullanmaya devam etti ve komşularının işlerine karıştı. Ek olarak 1980’lerde büyüyen Selefi dinci hareket, Suudi dini akımı olarak krallığı destekledi ve komşu ülkelerde ona hizmet etti.

22 Mayıs 1990’da iki Yemen parçası tek bir cumhuriyet olarak, 1978’den beri Kuzey Yemen’de iktidarda olan Ali Abdullah Salih başkanlığında birleşti. Böylece Güney de pazar ekonomisine katılmış oldu.

1990’da Saddam Hüseyin’in, Kuveyt’i işgaline Salih tarafsız kalmayı tercih ettiği için hedef haline geldi. Suudi Arabistan’da çalışan 800 bin Yemenli apar topar geri gönderildi ve bu da Yemen’de hem ekonomik hem de sosyal sorunlara yol açtı. Buna ek olarak da ABD yardımını kesti.

Ardından 3 yıl sonra Yemen yeniden bölündü. Güneydeki yöneticiler eski Demokratik Güney Yemen Halk Cumhuriyeti askeri ileri gelenlerinin desteğiyle ayrı bir iktidar oluşturma girişiminde bulundu. Toprak ve şirketlerin özelleştirilmesi büyük ölçüde Kuzey kökenli zengin ailelere, özellikle de Başkan Salih’in akrabalarına yaradı ve büyük hoşnutsuzluğa yol açtı.

Bu olayda da Suudi Arabistan el altından müdahale etti ve Selefi milisleri desteğe gönderdi.

Büyük çatışmalardan sonra ayaklanma 1994’te Kuzey ordu güçleri tarafından bastırıldı ve Salih tek başına iktidar oldu. 2004’te savaş yeniden alevlendi ve Seda yani Suudi Arabistan’a yakın bölgede, Yemen merkezi iktidarı ile şii Husi aşiretleri yeniden çatışmaya başladı. Şavaş 6 yıl sürdü ve Suudi rejimi bir defa daha müdahale edip Salih ordusuna destek verdi. Çünkü bu bölgede bir şii iktidarının oluşması, Suudi Arabistan’daki şii muhalefet için bir üs oluşturacaktı. Şii Husilerin bölgeye egemen olması durumunda Suudi Arabistan rejimi büyük tehlikeye girer; çünkü Suudi krallığının temel geliri olan petrolün büyük bir kısmı krallıktaki şii azınlığın yaşadığı bölgelerde bulunuyor.

Savaşın sürdürülmesi kitleler için büyük felaket

2011’de Arap Baharı nedeniyle, Yemen’de kitlelerin harekete geçmesiyle diktatör Ali Abdullah Salih’in iktidarı sarsıldı. Suudi Arabistan, yangını söndürmek için yeni bir iktidarı başa getirme çabasında ABD’ye destek verdi. ABD ve Suudiler birlikte hareket ederek iktidara, rejimin ikinci numarası olan Abu Rabbo Mansur’u getirdi. Başkan Salih, 23 Kasım 2011’de iktidarı devretmeyi öngören anlaşmaya imza attı. 21 Şubat 2012’de ise Hadi başkan seçildi. Ancak yeni iktidar, Husi milislerin müdahalesi sonucu yeniden sarsıldı.

Husiler Kuzeye hakim oldu ve Başkent Sana’ya kadar geldi, birkaç yıl önce onlara karşı savaşan Salih’in ordusunun bir bölümü ile anlaştı. Sonuçta Hadi Suudi Arabistan’a kaçmak zorunda kaldı ve böylece Salih iktidarını korudu.

İşte bu yeni durum karşısında yeni Suudi Savunma Bakanı Muhammed Bin Salman 26 Mart 2015’te, resmi görüşe göre 9 Arap ülkesinin iş birliğiyle (bunlardan ikisi Körfez İşbirliği Teşkilatı üyesi) savaş başlattı. Söz konusu olan, birkaç gün içerisinde Husileri yenip Hadi’yi yeniden iktidara getirmekti. Aradan iki buçuk yıl geçtikten sonra durumu görüyoruz. Salih, geçen 2 Aralık’ta Suudi’lere bir çıkış kapısı sunmak amacıyla, açıkça “eski sayfaları kapatmak” istediğini ve Husilerle yaptığı geçici anlaşmayı bozduğunu duyurdu. Ancak hemen 2 gün sonra katledilmesi, bu olanağı ortadan kaldırdı.

O zamandan beri bombardımanlar ve Suudi Arabistan’ın uyguladığı ambargo devam ettiği için Yemen’deki kitleler, emperyalist ülkelerde üretilen ve Suudilerin attığı bombalarla öldürülüyor. Aslında bu savaşı sadece Suudi güçleri sürdürüyor: Sözü edilen koalisyon sadece laftan ibaret. En sonunda Mısır açıkça karada savaşmak için asker göndermeyeceğini açıkladı; Pakistan Meclisi her türlü katılıma karşı veto kararı aldı; geriye kalan diğer üye ülkelerin katılımı ise sadece sembolik. ABD askeri güçleri, El Kaide dışında, doğrudan müdahale yapmıyor. Göründüğü kadarıyla ABD yöneticileri, müttefiklerini tek başına bırakıp bataklığa saplanmasını tercih ederek açıklamalarla desteklediğini duyurmakla yetiniyor. ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Remsilcisi Nikki Haley 14 Aralık’ta yaptığı bir açıklamada, Husilerin Suudi topraklarındaki bir havalimanına fırlattığı füzenin İran kaynaklı olduğuna ilişkin “tartışma götürmez delilleri” olduğunu duyurdu. Ancak bu deliller, tıpkı Georges W. Bush’un Irak işgalini meşru kılmak için iddia ettiği kitlesel imha silahlarının hiçbir zaman ispat edilmemesine benziyor.

Riyad iktidarı, İran’ın Suudi Arabistan’a yönelttiği "doğrudan askeri saldırganlığı" kınamaya devam ediyor, tıpkı 4 Ekim’de Muhammed Bin Selman’ın yaptığı gibi. Dini liderler de “dinsiz imansız” Şiilere karşı kinlerini kusuyorlar. Ancak İran için Yemen öncelikli değil.

Rejimin istikrarsızlığı

Bir Suudi iş adamı olan Türki Faysal El-Raşit, internet sitesindeki bir yazısında (Le Monde 4 Ocak 2013 haberine göre), “Suudi iktidarı için gerçek tehlike (...) ne İran’dır ne de terörizm. Tehlike daha çok gerçek siyasi, iktisadi ve kültürel reformlar sayesinde iyi bir yönetime kavuşma arzuları, kirli işlerle yolsuzlukların yok edilme arzularıdır” diye yazdı.

Suudi Arabistan dünyadaki petrol rezervlerinin dörtte birine sahip ve bu petrolün çıkarılma maliyeti çok düşük. Petrol ülkenin zenginliğini oluşturuyor ve aynı zamanda da ekonomiyi kırılgan kılıyor, çünkü devlet gelirinin %90’ı akaryakıt ihracatına bağlı. Haziran 2014’ten bu yana gelirler, petrol fiyatındaki düşüşten dolayı azalıyor. Petrolun varil fiyatı 18 ayda 114 dolardan (Ocak 2016 verilerine göre) 30 dolara düşerken Krallığın kamu harcamalarında önemli artış oldu.

Harcamanın büyük kısmı silahlanma için. Yemen’de sürdürülen savaş, harcamanın azalmasına kesinlikle katkı yapmıyor. Suudi Krallığı savunma için 90 milyar dolar harcadı. Böylece, ABD ve Çin’den sonra üçüncü sıraya yerleşip, Rusya’yı bile geride bıraktı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, ABD Suudi Arabistan’a 2015 Mayıs ile Eylül ayları arasında 7,8 milyar dolarlık silah sattı. İngiltere Mart 2015’te 2,8 milyar sterlin değerinde silah malzemesi sattı. Fransa da geride kalmadı. Suudi Krallığı, Fransa’nın en iyi müşterisi. Meclis’in 2016’da silah ticareti ile ilgili yayınladığı bir rapora göre, 2006 ile 2015 yılları arasında Suudi Arabistan; Katar, Mısır, Brezilya ve Hindistan’ı geçerek 12 milyar avroluk silah satın aldı ve birinci sıraya yükseldi.

Şu ana kadar ülkede en yukarıdan en aşağıya kadar, petrolden gelen milyarlar harcanıp bir nevi sosyal barış sağlanmıştı. Petrol rantı sayesinde aynı zamanda kraliyet ailesine bağlı binlerce prens ile çevresi sadık kalmıştı. Bu amaçla verilen, sadece “maaşların” yıllık tutarı 2 milyar dolar civarında. Yani Krallığın toplam kamu harcamalarının %5’i civarında.

Petrolden gelen dolarlar sayesinde binlerce kamu memuru işe alındı, ailelerin tükettiği petrol, su ve elektriğin fiyatı sübvanse edildi. Özel sektördeki esas işler ise yabancı kaynaklı ucuz iş gücü ile yapılıyor. 26 milyon civarındaki toplam nüfus içinde çalışan sayısı 18 milyon. Çalışanların yarısı göçmen emekçiler. Tüm bunlara ek olarak bir sürü hediye var.

Krallığın temel işleyişi torpile dayanıyor.

Ancak başkent etrafındaki gecekondularda yaşayan yoksul kitleler, petrol gelirinden yararlanamıyor. Bu mahallelerde temel kamu hizmetleri yok. Suudi halkının %20’si yoksulluk sınırının altında. İşsizlik gerçek bir felaket; resmi verilere göre bile, çalışabilecek durumdakilerin %12’si işsiz. Bazı kaynaklar, gerçek işsizlik oranının %20 ile %30 arasında olduğundan söz ediyor.

Petrol gelirinin azalmasından kaynaklanan kriz nedeniyle oluşan iflas tehdidini ve kitlelerden gelebilecek tehditleri engellemek amacıyla çözüm aranıyor. Rejim kamu yardımı siyasetini sürdürmek istiyor ama silahlanma harcaması ve dış siyasetinin finansmanını da sürdürmeye çalışıyor.

Krallık, 2007’den bu yana ilk defa bütçe açığını kapatmak amacıyla JP Morgan, HSBC ve Citigroup’tan 10 milyar dolar borç aldı. Muhammed Bin Selman, kendince mütevazi, “2030 Görüşü” diye bir plan sundu. Buna göre özelleştirmeler, özellikle Aramco’nun (Arap Amerikan Petrol şirketi) kısmen özelleştirilmesi yapıldı; bu kamu petrol kurumu şirketi hisse senetlerinin %5’i satışa çıkarıldı ve böylece ülkenin doğal enerji kaynaklarının denetimi yabancı yatırımcıların denetimine açıldı.

Kitleleri hedef alan ilk kemer sıkma kararları alındı. Artık kamuda çalışanlar da gaz, su ve elektrik faturalarının tümünü ödemek zorunda. Sınırlı olsa da, 2016’nın ilk üç ayında internet yoluyla yüksek faturalar protesto edildi. “2030 Görüşü” planına göre özel sektörde daha çok Suudi emekçi çalıştırılacak. Ancak bu yıllardan beri söyleniyor. Göçmen işçilere karşı savaş yıllardır sürüyor ve zaten zor olan yaşam şartları daha da zorlaşıyor. Onlara kesilen cezalarla birlikte polis baskısı da artıyor. Ülkenin, bu çok sömürülen emekçilere ihtiyacı var ama aynı zamanda bu emekçiler, egemen sınıf için sürekli bir tehdit olarak görülüyor.


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı:240 - 10 Haziran 2018  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?