Sinif Mucadelesi

Ekonomik krizdeki son gelişmeler

Pazartesi 5 Mart 2012
2008’de Lehman Brothers’ın iflasıyla birlikte krizden kurtulmak için uygulanan yöntemler, yani banka sisteminde oluşan para kıtlığı sorununu çözmek için yapılanlar, bumerang gibi geri gelip yeni bir fırtına yol açtı. Devletlerin bankalara ve büyük kapitalist gruplara aktardıkları yüzlerce milyar, ekonomiyi mali sektöre daha da bağımlı kıldı ve bu da kamu borçlarında çok büyük artış yarattı. Bankalar ve büyük şirketler, devletlere verdikleri borçlarla, iki yıl boyunca, büyük kazanç elde ettiler. 2009’da, mali kriz nedeniyle sanayinin önemli iş kollarında, üretimde düşüş olmasına rağmen hükümet çevreleri ve iktisatçılar, ekonominin yeniden canlandığından söz etmeye başlamıştı. Ancak canlanan sadece büyük şirketlerin ve bankalar kârlarıydı. Ekonomideki artı değer artışı, sömürülen emekçi sayısındaki artışla değil sömürünün daha da yoğunlaşmasıyla oldu. Gerek üretimde gerekse mali alandaki kârların kaynağı üretim faaliyetindeki sömürüden geliyor. Devletlerin bazı büyük şirketlere yaptığı mali destekler, bu şirketlerin kâr oranını koruduğu gibi kârları da garantiledi. Bu mali destekler, tüketimi iğreti ve sınırlı olarak canlandırdı. Kapitalistler, bu son durumdan ötürü, “pazar genişliyor, yeni üretim yatırımları artık kazançlı olacak” sonucuna varmadılar. Devletlerin, mali sistemi kurtarmak için yaptığı müdahaleler, sonuçta özel sektörün borçlarının devletler tarafından üstlenilmesidir. Ancak 2011’in Ağustos’unda yeniden ortaya çıkan mali sektördeki fırtına, 2008’dekinden çok daha tehlikeli. Çünkü artık iflas tehlikesiyle baş başa kalanlar sadece özel bankalar değil aynı zamanda devletlerin de ardı ardına iflas etmesi gündemde. Yunanistan’ın iflası, diğer devletleri de iflasa sürükleme tehlikesini gündeme getirecek ve bu, sadece Avrupalı mali sektörü tehdit etmiyor. Mali kriz, önce 2007’de emlak krizi şeklinde ortaya çıktı, 2008’de banka krizine dönüştü ve mali kriz şeklinde Avrupa Birliği’ne sıçradı. Mali krizin merkezi, son 1-2 yıldır avro bölgesinde. Avrupa Birliği sadece ortak parayı oluşturmakla sınırlı kaldı. Para birimi konusunda merkezi bir müdahale yapabilecek ortak bir yönetimi oluşturamadı. Bu da mali vurguncular için bir fırsat oldu. Avro bölgesini yöneten siyasiler ve mali sektörün hizmetindeki medya, avro ile ilgili sorunlardan dolayı Yunanistan’ı günah keçisi ilan ettiler. Ancak hepsi ileride İtalya ve İspanya’nın ve hatta daha ileride Fransa’nın da aynı duruma düşebileceğini gayet iyi biliyor. Aslında bugün kamu borçları adıyla çıkan kriz, daha önce yapılan çeşitli seviyelerdeki yüze yakın mali krizlerin ertelenerek günümüze gelmiş hali. Bu mali krizlerden ilki, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Bretton Woods’ta oluşturulmuş olan uluslararası para sisteminin çöküşüyü. Mart 2011’de, büyük şirketlerin 2010’daki kâr oranları yayımlandığında, patronların sevinci anlaşılır bir şeydi. ABD’deki en büyük 500 şirket, 2006’daki tarihi rekoruna yaklaşarak, toplam 700 milyar kâr elde etti. Yüksek kâr, rekabeti şiddetlendiriyor. Rekabet, sadece aynı işkolundaki büyük şirketlerle sınırlı olmayıp üretimin ilk ve son aşamasında faaliyet gösteren devasa büyüklükteki gruplar arasında da artıyor. Üretimin ilk aşamasında olanlar yani hammaddeye sahip olanlar, hammaddelerin fiyatlarını arttırıyor. Bu fiyat artışının nedeni büyük grupların kâra doymaması ve mali spekülasyon yapmasıdır. 2008’deki krizin ve banka sisteminin çökme aşamasına gelmesinin esas kaynağı, mali spekülasyona rağmen, ekonominin çökme tehlikesi atlatılır atlatılmaz, spekülasyonun yeniden başlamasıdır. Spekülasyon aynı zamanda devletlerin sürekli bir şekilde uyguladığı enflasyonist siyasetlerle de besleniyor. Mali çevreler çok düşük faizlerle hem ABD merkez bankasından hem de Avrupa Merkez Bankasından aldıkları paralarla borsadaki hisse senetleri, hammaddeler, avro veya diğer dövizler üzerindeki spekülasyon işlemlerini artırdılar. Böylece madeni hammaddelerin fiyatlarındaki dengesizliklere önemli ölçüde katkıda bulundular. Krize rağmen petrolün ve gazın fiyatı sürekli artıyor ve böylece petrol şirketlerinin kârında patlamalar oluyor. Borsada hisse senetleri üzerinden yapılan spekülasyon sonucu yine bir balon oluştu ve Ağustos 2011’de patlayan bu balon, borsada paniğe yol açtı, hisse senetlerinin değer kaybını hızlandırdı. O zamandan bu yana, borsadaki hisse senetlerinin değeri sürekli, neredeyse her gün, değişiyor ve bu kargaşa devam ediyor. Tüm bunlar, spekülasyoncuları durdurmadığı gibi, tam aksine onlara yeni olanaklar sunuyor. Öyle ki mali gruplar değer kayıpları üzerine işlem yapıp çok büyük kazanç elde edebiliyorlar. Bu ortamda, bir büyük şirketin hisse senetlerindeki düşüş, ondan daha büyük veya kullanıma hazır daha çok parası olan bir rakibinin hisse senetlerinin önemli bir kısmını ucuza alıp, denetimini ele geçirme fırsatı yaratabilir. Yatırım yapmak yerine, şirketlerin kendi hisse senetlerini satın alma eğilimi göstermesi, kendi hisse senetlerinin değerini artırarak hissedarlarının servetlerini büyütme amacı da var. Ancak olay bununla sınırlı değil. Bu eğilim aynı zamanda şirkete saldırmak isteyen vurgunculardan korunma amacı da taşıyor. 2008’deki mali işlemlerin sonucunda ortaya çıkan kriz ve bu işlemlerin, birkaç ay içinde yeniden başlaması mali sermayenin daha da tekelleşmesine yol açtı. Örneğin dünyadaki en büyük 10 banka, dünyadaki döviz işlemlerinin %77’sini gerçekleştiriyor ve bu nedenle de spekülasyon onların denetimi altında. En büyük 500 şirkete bağlı sanayi gruplarının, 2010’da, 940 milyar dolar nakit parası vardı ve bu yılki krize rağmen, borsadan 740 milyar dolar kazandılar. Bu 500 şirket, sanayi yatırımlarına ve ücretlere mümkün olduğu kadar az kaynak ayırdı. Ayrıca hisse senedi almak için 300 milyar dolar civarında harcama yapmalarına rağmen mali sisteme aktarmak için devasa miktarda para yine onlara kaldı. Hammaddeler üzerinde yapılan spekülasyonun en iğrenci, gıda maddeleri üzerinde yapılan spekülasyon. Tahıl ürünleri üzerinde yapılan spekülasyon 2006’da başladı. 2009’da yavaşlamasına rağmen 2010’dan itibaren yeniden tırmanışa geçti. 2000’li yıllarda buğday ile mısırın bir tonluk fiyatları 80 ve 110 dolardı. 2006’da ise 160 ile 220 dolara fırladı. 2009’da biraz duraklamış olan fiyat artışı 2010’da yeniden tırmanışa geçti. 2011 baharında buğday fiyatı 350 dolara çıktı. Daha da kötüsü artık fiyatlar sadece çok yüksek değil aynı zamanda da dengesiz. Örneğin 2008’de, insanlığın beslenmesi için çok büyük önemi olan bu iki tahılın ton fiyatı, zirve yaptı. Mısır 240 dolara ve buğday ise 400 dolara tırmandı. Aynı şey pirinç için de geçerli. 2000’in başında tonu 150 dolar olan pirinç, 8 yıl sonra, 350 dolara tırmandı ve Güney Asya ve Batı Afrika’daki birçok kentte açlık isyanlarına yol açtı. Kapitalist gruplar, kendi ekonomilerine güvenmiyorlar, pazarın büyüyeceğine de inanmıyorlar. Para, üretime gitmiyor tersine spekülasyona giden para hammadde fiyatlarını tırmandırıyor. Bu da üretime giden yatırımları daha az kazançlı kılıyor. 2010’da hammadde fiyatları ortalama %50 arttı. Sanayi şirketleri, bu artışları kendi ürünlerinin fiyatlarına yansıttı. Bu da ticari şirketler ile aralarındaki kâr paylaşım kavgasını arttırdı. Böylesine bir rekabette, belirleyici olan tek kural, orman kanunlarını hatırlatan, güç dengesi. Birçok küçük taşeron ve dağıtım şirketi, özellikle de bu şirketlerde çalışan emekçiler, büyük şirketlerin yaptığı tasarruftan ötürü büyük bedeller ödedi. Kamu borçları mali sektörü besliyor. Ancak mali sektörün kârlarının eriştiği miktarlar, devletleri iflas tehdidi altında bırakıyor. Kamu borçlarını ileri sürülerek kitlelere “fedakarlık” adı altında yeni kemer sıkma siyasetleri dayatılıyor. Birçok ülkede uygulanan kemer sıkma siyaseti, kapitalistlerin çıkarlarını savunmak içindir. Devletlerin uyguladığı, “ücretlerin dondurulması, çalışma sürelerinin ve iş günlerinin artırılması” siyaseti, patronların kârlarını korumak ve arttırmak için, devlet eliyle kullanılan yasal silahlardır. Devletlerin sosyal harcamalardan yaptığı kısıtlamalar, bütçenin daha büyük bir kısmının kapitalistlere aktarılması için. Ancak bunun etkisi tüketici sayısının azalmasına ve sonuç itibarıyla pazarın daralmasına, kapitalist büyümeye engel olmaya yol açıyor. Devletin kitleleri, devlet olanaklarıyla haraca bağlayıp büyük sermayeye para aktarması ve büyük sermayenin bu paraya bağımlı kalması, büyük sermayenin giderek ne kadar asalaklaştığını gösteriyor.(LDC'ın 140. sayısından özetlenerek aktarıldı.)

Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Arşiv  Site yaşamını izle Arşiv 2012  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı : 165 - 5 Mart 2012  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?