Sinif Mucadelesi

Avrupa Birliği’nin krizi

Perşembe 16 Şubat 2012
Avrupa’nın birleşmesi en az bir yüzyıldan beri bir gerekliliktir. Avrupa’nın bölünmez emperyalist güçleri arasındaki rekabeti sonucu iki dünya savaşı çıktı. Bu savaşlar halklar için trajik bir biçimde sonuçlandı. Ekonomik gelişme karşısında, tarihi açıdan mevcut sınırlar Avrupa ülkelerini dünyanın diğer bölgelerinden daha feci bir şekilde boğmaya başlamasına karşı Avrupa burjuvazileri bu sorunu çözmekte kısır kaldı. En güçlü Avrupa burjuvazileri bile Avrupa’daki rakiplerini mağlup edip pazarlarını ele geçiremedikleri için dünya kapitalist ekonomi sıralanmasında ancak ikinci sınıfta yer alabildiler. Avrupa’daki farklı ülkelerin ekonomilerinin gelişimi iç içe girmesine ve kıta ölçeğinde büyük kapitalist işletmelerin çıkarları tek bir devlet ihtiyacını gündeme getirmesine rağmen ulusal burjuvaziler kendi devletlerinin ayrıcalıklarını ısrarla savunmaya devam ediyor. Altı Batı Avrupa ülkesinin ortak pazarını 27 üyeli Avrupa Birliği’ne dönüştürmek amacıyla yapılan pazarlıkların tamamlanması için yarım yüzyıldan fazla bir süre gerekti. (Eskiden Sovyetler Birliği’ni oluşturan ülkelerin de katılımı ile birlikteki üye ülke sayısı 27’ye yükseldi ancak hiçbir zaman Avrupa’nın tümünü içine almadı. Avrupa’nın yüzölçümünün yarısından fazlası ve yaşayanlarının üçte biri Birliğin dışında kaldı.) Avrupa Birliği, yürütme organı olarak görev yapan Avrupa Komisyonu’nun ve yasama organı olan Avrupa Parlamentosu’nun genişlemesi ile Birlikte bazı devlet güçleri nitelikleri ile donandı. Ayrıca özellikle gerçek bir devlet aygıtı gibi görünen ama böyle bir şey olmayıp ancak çok pahalıya mal olan hantal bir bürokrasi oluşturuldu. Ayrıca Avrupa Birliği’nin devlet ayrıcalıkları değişkendir. Örneğin Şengen alanı içerisinde yer alanlar, bir yerden bir başka yere gitmekte özgür ancak bu alan tüm birliği kapsamıyor. (Özellikle İngiltere bu alanın dışında kalıyor.) Buna karşılık Norveç, İzlanda gibi Avrupa Birliği’ne üye olmayan ülkeler, Şengen alanın bir parçasıdır. Ayrıca devletler geriye dönebilirler. Örneğin bazen Danimarka bunu yapıyor. Aşırı sağın baskısı altında, kendi ulusal sınırlarını yeniden düzenleyerek denetim altında tutuyor. İleriye doğru atılan bir başka önemli adım da tek bir Avrupa para biriminin oluşturulmasıydı. Ancak İngiltere, İsveç ve Norveç’in yaptığı gibi Avro’yu kullanmayı reddeden ülkeler var. Avrupa’nın kurulmasındaki bu küçük adımlar her seferinde egemenlikten vazgeçme tartışmalarını doğurdu. Bununla birlikte ulusal devletler, birlik ölçeğinde federal bir devlet oluşturamadı. Brüksel yararına ulusal devletlerin vazgeçtiği ayrıcalıklar, büyük işletmeler tarafından büyük bir pazar oluşturulması için istenenlerdir veya onların fazla önemli bulmadıklarıdır. Bu nedenle de Avrupa Birliği kurumlarının uyguladığı bazı kurallar gerçekten gülünç. Reformist sol partilerin muhalefetteyken verdikleri “Sosyal Avrupa” sözü, şimdiki Avrupa’yı kendi kârı için oluşturan dünya çapındaki büyük işletmelerin dürtüsüne hiç de uygun değil. Finans krizi, Avrupa Birliği’nin kırılganlığını ortaya koydu. Spekülasyona yatırılan, sürekli dolaşımda olan finans sermayesi Avro bölgesindeki Birliğin arkasındaki gediği bulmayı ve genişletmeyi başardı. Avro bölgesinin ilk yıllarında, borçlu tüm ülkeler için aynı olan faiz oranları farklılaşmaya başladı ve bu da spekülatörlere yeni kapılar açtı. Ulusal rekabetin üstesinden gelmek için burjuvalar tarafından atılan bazı adımlar, örneğin tek para birimi, tehlikeye girdi. Bu gelişmeler, komünist devrimcilerin fikirlerini doğruluyor. 2008 ve 2011 krizleri ve bu dönem arasında tekrarlanan finans krizleri, Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin aralarındaki eşitsiz ilişkileri açığa çıkardı. İngiltere’nin tek başına hareket etmesinden dolayı Avrupa Birliği ve hatta avro bölgesi bir nevi Fransız-Alman hakimiyet alanına dönüştü. Bir Avrupa hükümeti olmadığından, birliğin tümünü ilgilendiren kararlar, Sarkozy ile Merkel’in resmi olmayan görüşmeleri sırasında alınıyor. Ortak kararlar daha çok Avrupa Merkez Bankası tarafından alınıyor. Avrupa Merkez Bankası, para politikaları konusunda Avrupa düzeyinde yasama gücü bulunan tek güç gibi görünüyor. Ancak Avrupa Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sadece Avrupalı kurumların belirsiz demokratik formaliteleri ve Birliğin küçük ülkeleri söz konusu olduğunda bir anlam taşıyor. Avrupa Merkez Bankası, aynı zamanda, Avro bölgesinin temel büyük emperyalist güçleri arasında yürütülen gizli görüşmelere ve yine kendi aralarındaki uzlaşmalara da bağlı. Avrupa’nın iki büyük gücü olan Fransa ve Almanya’nın (kendini Almanya ve Fransa’dan ayrı tutan İngiltere ile birlikte) aralarında anlaşması, esas bir gerekliliktir ama şüphesiz birliğin tüm kararları için yeterli değil. Daha az etkinliği bulunan İtalya veya Hollanda da sadece kendi çıkarlarını öne çıkarmanın yollarını aramıyor aynı zamanda Yunanistan gibi Birliğin birçok siyasetinde kendi çıkarlarını öne çıkarmanın yollarını arıyor. Bu nedenle iki büyük gücün yararına olsa da Yunanistan, Slovakya, Finlandiya ve hatta Malta gibi ülkelerin, kararların alınmasını yavaşlattığını gösteriyor. Slovakya meclisinin yaptığı oylama, baskılar karşısında geri adım atmış olsalar da, Avrupa istikrar fonunun güçlendirilmesine karşı Avrupa Birliği problemleri açısından anlamlıdır. Mali spekülasyonunun birdenbire artması, özellikle de Avrupa’da farklı devletlerin çelişkili çıkarları nedeniyle de daha güçlenmesi Avrupa Birliği’nde ortak bir hükümet mekanizmasının olmadığını daha net bir şekilde gösterdi. Yine de mali krizden dolayı, örneğin mali çıkarlar yüzünden, ilk aşamalarda durumun gerekliliklerinden dolayı belirli ortak girişimlerin olmayacağı anlamına gelmiyor. İşte bu nedenle, örneğin Avrupa Merkez Banlası kendi yetkilerini de aşan bazı parasal konularda, acil kararlar aldı. Avrupa Merkez Bankası ilk kurulduğunda en zengin devletler, zengin olmayanlara özel hizmetler vermesini engellemek amacıyla bir sürü kurallar dayatmıştı. Bu nedenle de Yunanistan zor duruma düşünce ona yardım yapılmadığı gibi Avrupa Merkez Birliği kendi kurallarını çiğneyip Yunanistan’a borç veren büyük bankaların yardımına koştu. Yine aynı şekilde kendi kurallarını çiğneyerek, ABD Merkez Bankası da yaptı iddialarıyla bazı büyük özel bankaların ödenemeyecek durumda olan borçlarını, yani kokuşmuş tahvillerini satın alıp avronun para ve kredi hacmini iğreti bir şekilde şişirtip enflasyonu körüklemeye başladı. Siyasetçilerin görevi mali grupların isteklerini desteklemek olduğundan, şimdi bu siyasetçiler, Avrupa’nın yürütme kurumlarının güçlenmesi için bir sürü önerilerde bulunuyorlar. Federasyon veya Avrupa taraftarı yeni söylemler rast gele olmuyor. Korumacılık söylemleri kriz dönemlerinde devamlı gündeme gelir. Bu ortamda bir tek Avrupa hükümeti gibi davranmak iki temel emperyalist gücün kendi aralarında anlaşıp diğerlerine isteklerini dayatması şeklinde olabilir. Ama anlaşma ancak bu iki rakip emperyalist burjuvazinin ortak çıkarları temellerinde olabilir. Eğer kriz daha da büyürse bu ortak çıkarlar durumu daha ne kadar daha devam edebilir? Bunu gelecek gösterecek, ama bu ilişkiler Troçki’nin dediği gibi aynı zincire bağlı iki eşkıya arasındaki ilişkilere benziyor. Burjuvazinin bir kısmı daha geniş Avrupa isterken diğer bir kısmı ise korumacılığı savunuyor. Devrimciler ne birini ne de diğerini desteklemeli. Burjuvazi gelişmelere göre sıra ile bu iki farklı siyaseti de uygulayabilir ve hatta duruma göre Avrupa sınırları içerisinde dışa karşı bir korumacılık siyaseti uygulayabilir. Ancak bunu yapabilmesi için de Avrupa Birliği’nin de daha merkezi bir yürütme mekanizmasına sahip olması gerekiyor. Burjuvazinin yönetici çevrelerinde artık herkes avronun bitebileceğini ve/veya Avrupa Birliği’nin bile tamamen dağılabileceğini reddetmiyor. Bu ise farklı şekillere bürünebilir: Örneğin İngiltere yöneticilerinin önerdiği gibi eski Ortak Pazara geri dönüş olabilir veya AB farklı bölgelere bölünüp bu bölgeler arasındaki ilişkiler, farklı seviyelerde gelişip Avrupa Birliği çatısı altında veya dışında kalarak devam edebilir. Gelişmelerin şekli ne olursa olsun ulusal sınırlar içerisine kapanma olursa bu hem ekonomik açıdan felaket olur hem de burjuvazinin emekçilere karşı saldırıları çok daha şiddetli olur. Ama Avrupa'nın daha çok merkezileşmesi olsa da sömürülen sınıflar için daha iyi olacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir şey gerçekleşirse, bu Avrupa Birliği’nin inşasının mali sermayenin çıkarlarına uyum sağladığı anlamına gelecek. Troçki’nin, bir yüzyıla yakın bir süre önce, bunu kesin bir dille söylediği gibi: “Sınırı olmayan, parçalara ayrılmamış, kıta ölçeğinde tek bir Avrupa, ancak işçi sınıfının devrimi ile gerçekleşebilir.” (14.10.2011 LDC no 136’dan derlendi)

Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Arşiv  Site yaşamını izle Arşiv 2012  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı : 164 - 3 Şubat 2012  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?