Sinif Mucadelesi

Fransa’da emeklilik hakkına saldırı ve genel grev

Çarşamba 17 Kasım 2010
Fransa’da, özellikle son iki yıl içerisinde kriz nedeniyle, kazanılmış emekçi haklarının budanmasına karşı çıkmak ve engellemek için birkaç kez yüksek katılımlı, bir günlük genel grev yapıldı. Bu eylemlere katılım çok büyük boyutlarda olmasına rağmen, sendika yönetimleri sürekli olarak hükümet yetkilileriyle görüşmeye çalışıp daha fazla ileriye gitmemeyi tercih ettiler. Bu yıl, genellikle Ekim veya Kasım aylarında ve hatta daha geç bir dönemde yapılan bir günlük genel eylem yerine yaz tatilinden döner dönmez, yani 7 Eylül’de başlayan ve onu takip eden haftalarda daha sık ve daha yoğun genel grevler tertiplendi. Geçen yıl 29 Ocak ve 19 Mart günlerindeki genel eylem günlerini çok iyi hatırlıyoruz. Sendika konfederasyon yöneticileri, hep birlikte hareket ettiler ama yine hep birlikte bu genel eylem günlerini arkası gelen ciddi ve karalı bir mücadeleye dönüştürmekten özellikle kaçındılar. Emekçiler bu çağrılara kitlesel bir katılımla cevap verdi. 29 Ocak eylemine katılım, kitlesel oldu ve hatta 19 Mart eylemine katılım daha da kitlesel olmasına ve emekçilerin, biz mücadeleye hazırız, sinyaline rağmen, frene basıp 1 Mayıs’ta dostlar alışverişte görsün mantığıyla, bir yürüyüş tertiplediler. Sonra birlikte yine iş olsun diye 13 Haziran’da bir genel eylem tertiplendi ve ardından hiçbir açıklama yapılmadan her konfederasyon, bölünmüş bir şekilde ufak tefek eylemler düzenledi. Konfederasyon liderlerinin ciddi bir mücadele başlatmak istemedikleri açıkça ortadaydı. Örneğin en güçlü konfederasyon olan CGT, farklı günlerde farklı iş kollarında ve bazen hatta bir işyeri ile sınırlı olan bir eylemler ajandası oluşturmuştu. Eylemlerin işten atılmalara ve emekçilere karşı saldırılara dur demek için ortak bir hedefi olmuş olsa da, bölünmüş ve dağılmış olmaları nedeniyle etkili olmadıkları belliydi. 2009 sonbaharında hiçbir ciddi hazırlık veya eylem yapılmadığı gibi CGT dahil, patronların ve hükümetin zaman kazanma siyasetlerinin değirmenlerine su taşıdılar. Örneğin CGT’nin bu dönemde yaptığı “en büyük iş” Sarkozi’nin tertiplediği “sanayiyi kurtarma” konferansına katılmak oldu. Bu sonbahar, 7 Eylül’den itibaren başlayan emekçi eylemleri, önemli olmasına rağmen, işçi sınıfının büyük ve önemli bölümleri hala daha mücadeleye fiilen katılmış değil. İşçi sınıfının büyük bir bölümünün, çok önemli boyutlara varan işsizliğin etkileri ve solun iktidardayken uyguladığı kemer sıkma siyasetleri ve sendika liderlerinin davranışları yüzünden morali yerinde değil. İşçi sınıfının çoğunluğu, olayları dikkatle izlemeye devam ediyor ve uğradığı saldırılar konusunda düşünüp anlamaya çalışıyor. Emekçilerin çoğu bu defa, gerçekten ortam elverişli mi, mücadeleye katılıp ücretin bir kısmını kaybetmeyi ve hatta işten atılmayı göze almalı mıyız, sorularını kendi kendine soruyor. Son yıllarda kazanılmış hakların bir kısmının yitirilmesinin ölü toprağı emekçiler üzerinde etki yapıyor. Üstelik şimdiye kadar, sendika liderleri, gerek emeklilik hakkı gerek kazanılmış diğer haklara karşı yapılan saldırıları püskürtmek için ciddi bir mücadele yapmadıkları gibi, bazen bunlara suç ortağı bile oldular. İşçi sınıfı bunları biliyor ve görüyor. Bu nedenden dolayı, sendika yönetimlerine güvenmiyor ve onların patronların ve devletin krizi fırsat bilerek yaptıkları saldırılara karşı genel bir savunma planlarının da olmadığının bilincinde. Sendika yönetimleri, özellikle 2003’ten bu yana, saldırılar karşısında işçi sınıfının çıkarlarını savunmak için hiçbir ciddi çaba göstermedikleri gibi şimdiki saldırılar karşısında ya pasif kaldılar ya da suç ortaklığı yaptılar. Örneğin CFDT, CGC ile birlikte, emeklilik hakları ile ilgili ihanet içeren bir sözleşme imzaladı. CGT ise akıl hocalığı yapmakla yetinmişti. Bu sendika yönetimleri, 2003 ile 2010 yılları arasında hiç değişmediler. Onların temel siyasetleri, hükümet ve patronlar tarafından işçi sınıfının muhatabı olarak kabul görmektir. Bu açıdan, CFDT’nin siyaseti çok açık ve nettir. CFDT, 2003 yılında, o zamanın Çalışma Bakanı Fillon (şimdiki başbakan) ile emeklilik hakkına büyük darbe vuran bir anlaşma imzalamıştı ve bu nedenle de 30 bin üyesini kaybetmişti. Çünkü bu üyeler, bu ihaneti kabul etmeyip başka sendikalara gittiler. Özellikle bu yılın başından itibaren hükümet, sendika liderlerini yok saymaya, onlara gereksiz pay vermeye değemeyeceği düşüncesiyle yaklaşmaya başladı. Yani özcesi hükümet, sendikaları muhatap alıp niye boşuna harcama yapıp zaman kaybedelim gibi bir yaklaşımda bulundu. İşte hükümet emeklilik haklarına yaptığı bu son saldırıda sendika yönetimlerini iş olsun diye bile görüşmelere çağırmadı. Çalışma Bakanı Woerth, yalan söyleyerek yaz tatilinden önce emeklilik reformunun sendika yöneticileriyle birlikte hazırlandığına dair açıklama yaptı. Bu yalan karşısında küplere binen sendika liderleri, başta CFDT genel sekreteri Chereque ve CGT genel sekreteri Thibault, görüşüp bu yalana karşı büyük tepki gösterdiler. Onlar için artık bu kadarı da fazla oluyordu. Ama sendika bürokrasisi, konfederasyon yöneticileri, bu nedenle dönüşüm yapıp değişmediler. Artık bundan böyle burjuvazinin saldırılarına karşı işçi sınıfının genel bir taaruzunu hazırlayacak bir siyaset gütmeye karar vermediler. Ancak kendi öz çıkarlarının ayaklar altına alınmasına da müsaade etmek istemiyorlar. Hükümet, sendika bürokrasisini, gerek emeklilikle ilgili gerek çalışma şartları gerek kadınların emeklilik sorunlarında masa etrafına bile davet etme zahmetine katlanmadı. Yani onlara yalayacak küçük bir kemik bile atmadı. Genel olarak emekçilerin gözünde, özel olarak da kendi üye ve tabanları karşısında gözden düşmüş sendika bürokrasisi (özellikle de geçen ilkbahar döneminde ve 1 Mayıs dolayısıyla ciddi bir şekilde yıpranmıştı) artık yitirilmiş itibarını yeniden kazanmak zorunda olduğunu iyice idrak etti. Yaşanan bu son durum ve sendika yönetimlerinin ihtiyaçları hükümet ile bir bilek güreşini onlar için kaçınılmaz kıldı. Sağ hükümet tarafından artık muhatap olarak kabul görmeyen sendika yönetimleri kendileri için çare olarak solun önümüzdeki seçimlerde yeniden iktidara gelmesini olumlu karşılayabilirler. Sol ise emeklilik haklarına yapılan saldırıya karşı gelişen emekçilerin mücadelesini ve özellikle sendika yönetimlerinin desteğini, iktidara yeniden gelmek için bir fırsat olarak görebilir. Bu sonbaharda, genel eylem çerçevesinde harekete geçen emekçiler, mücadelelerini sadece emeklilik konusuyla sınırlı tutmuyorlar. Her ne kadar bunu açıkça ve net bir şekilde ifade etmeseler de temel sorunun emeklilik haklarına yapılan saldırıların da ötesinde işten atılmaların devam etmesi, sosyal hakların bir bir elden alınması, satın alma gücünün sürekli bir şekilde düşüşü, çalışma şartlarının giderek kötüleşmesi gibi genel ve toplu saldırılara karşı köklü bir mücadele gerektiğinin farkındalar. İşte sözü edilen tüm bu konularda emekçiler olası bir hükümet değişikliğinden medet umamazlar. Sosyalist Parti yeniden hükümete gelse de patronların dayatacağı siyaset değişmeyecek. Çünkü patronlar, bu kriz ortamında, işçi sınıfına hiçbir taviz vermek istemiyor. Sol, hükümete gelirse patronların çıkarlarını savunacak ve bunu gerçekleştirebilmek için de sendika yönetimlerinden destek isteyecek. Böyle bir seçeneği işçi sınıfına çözüm olarak sunmak, onu tuzağa düşürmektir. İşte bu nedenle devrimci militanların görevi, sendika yönetimlerinin bugün sunduğu imkanları kullanarak işçi sınıfının daha kalabalık ve güçlü bir şekilde mücadeleye devam etmesini sağlamaktır. Bu nedenle sendika bürokrasisinin, bilinçli bir şekilde eylemleri sadece dar bir emeklilik çerçevesinde sınırlamak istediğini ve işçi sınıfının bundan sonra daha büyük saldırılara uğrayacağını, mücadeleyi yarı yolda bırakmamanın elzem olduğunu anlatıp işçi sınıfının daha da kitlesel katılımı sağlamaktır. Çünkü hükümet ve özellikle patronlar, krizin bedelini emekçilere ödetiyorlar ve ödetmeye devam etmekte kararlılar. LO (25.10.2010)

Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Arşiv  Site yaşamını izle Arşiv 2010  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı : 149 - 5 Kasım 2010  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?