Sinif Mucadelesi

Faizler en düşük seviyelere indi: Kapitalizmin asalaklığının zirve yapışı (II)

Cumartesi 7 Aralık 2019

Dönemsel değişiklikler...

Borç veren ile borç alan arasındaki dengeyi ve faiz oranını belirleyen; her iki tarafın ekonomik faaliyeti, kapasiteleri ve ihtiyaçları ile sınırlı olmayıp, daha çok aralarındaki güç dengesidir. Marks 150 yıl önce şuna vurgu yapmıştı: “Düşük faiz oranı, refah ve kârın en yüksek döneminde; faizin yükselişe geçtiğini refah döneminin zıddına geçiş döneminde; faizin zirve yapışını yani tefeciliğin en yüksek oluşunu ise kriz döneminde görürüz.” (Marks, Kapital) Marks, 1847-1857 arasındaki krizleri inceleyip, kredi ve faiz oranına bakıp, kapitalist ekonominin farklı dönemlerinde kredinin rolüne vurgu yaptı.

Sermaye yatırıma gittiğinde sanayiciler, metanın üretim sürecini, ileride yapacağı satış sayesinde aldığı krediyle tamamlar. Marks; üretim sürecindeki farklı kapitalistlerin kendi aralarında kredi vermeleri ile banka kredisi arasındaki farka vurgu yapar. Ticari kredi, borç senetlerine, vadesi belirlenmiş borca dayanırken, banka kredisi kâr getiren sermayeye bağlıdır. Bir krizin hemen ardından gelen sanayi sürecinde “faiz oranı biraz yükselişe geçse de, çok düşük olmaya devam eder.” Ardından faiz yükselişe geçer ve zirve yapar; “yeni bir kriz başlar başlamaz kredi aniden durur, taksit ödemesi durur, üretim süreci felç olur, buna paralel olarak daha önce belirttiğimiz gibi birkaç istisna dışında sermaye borçlanma kıtlığı başlar ve atıl kalan sanayi sermayesi oluşur.” (Marks, Kapital)

Yukarıda anlatılanlar, İkinci Dünya Savaşı ile 1970’ler arasında yaşananları çok iyi tarif ediyor. 1950’lerde faiz oranı çok düşüktü, ardından pazar doymaya başlayınca faiz yükseldi, şirketler artan uluslararası rekabeti göğüslemek için yatırımı arttırıp metaların fiyatını düşürmeye çalıştı. 1970’lerin ortasında, 1980’lerin başında ortaya çıkan kriz ile faiz oranında o güne kadar görülmemiş seviyede artış oldu, “ne pahasına olursa olsun, borçlanıp ödeme yapmak gerekir.” (Marks, Kapital). O zamandan bu yana (1975, 1982, 1991, 2001, 2009) her krizde, gidişata göre faiz oranı, bir indi bir çıktı. Krizde faiz dibe vuruyor, bir sonrakine kadar yükseliyor.

19’uncu yüzyılın ortalarındaki durum ile günümüzdeki durum arasında fark; esas olarak finans sektörünün kapitalist ekonomi içerisindeki konumundaki köklü değişikliktir.

Eskiden finans sektöründeki kapitalistler, yatırımın finansmanında ikinci planda rol oynardı. “Refah döneminde ve kârın zirve yaptığı dönemde” sanayiciler, finans kapitalistlerine başvurup borç para ile yatırım yapma ve iş hacimlerini büyütme peşinde olmadı. Öncelikle kendi öz servetlerini veya bir önceki üretim döneminde elde ettiği kârı kullanarak, bir sonraki üretim dönemine geçiyorlardı. Kendi kârı yetiyordu. Aynı şekilde sanayici, kriz haricinde, finans sermayesine başvurmadan, kendi arasında veya sanayici ile tüccardan sağladığı bir oranda ticari krediyle, durumu idare edebiliyordu.

Pazarda borç alan ile borç veren arasındaki güç dengesinde güçlü olan borç alandı. Bu durumda, Marks’ın açıkladığı gibi faiz oranı düşüktü. Ancak 19’uncu yüzyılın sonundan itibaren, tekellerin gelişmesi, uluslararası rekabetin artması, üretim için büyük sermayeye ihtiyaç duyulması; tümü sanayi sektörünü ikinci plana itip finans ve banka sektörünü öne çıkardı. Sanayici, kendi yatırımını yapmada ikinci plana düşüp, yatırım için kredi ile borçlanmak zorunda kaldı. Marks’ın zamanından farklı olarak, büyüme döneminde faiz oranı çok daha hızlı yükseliyor.

... ve dipten gelen bir dalga

1980’lerin başından bu yana, dönemsel değişiklikler bir yana bırakılırsa, gerçek faiz oranı sürekli indi. Örneğin G7 ülkelerinde ortalama uzun vadeli faiz oranı 1985 ile 1989 arasında %4.27 iken, 2000 ile 2004 arasında %2.8’e, 2005 ile 2009 arasında %1.85’e, 2010 ile 2013 arasında %0.45’e indi ve değişmedi. Yoksul ülkelerdeki uzun vadeli faiz oranı da indi: 1998’de %11 iken 2007’de %2’ye indi ve burada kaldı. Böylesi dalgalanma, ancak kredi sermayesindeki genel arz ve talep arasındaki güç dengesindeki değişiklikle mümkün olur. Kapitalist ekonominin 1980’lerden bu yana yaşadığı genel krizin evrimiyle ilgili.

Öncelikle, dünya ölçeğinde hesaplanan gerçek faiz oranı (uzmanlar dünya ölçeğindeki faiz oranından söz ediyor) basit bir hesap ortalaması değil. 1980’lerde yapılan önemli değişiklerden biri, uluslararası sermaye piyasalarının önündeki sınırlamaların kaldırılıp farklı çevrelerde biriken paranın, neredeyse hiç bir engelle karşılaşmadan, tüm dünya pazarında işlem yapabilmesi oldu. Bu durum, krize giren kapitalist sistemin ihtiyacıydı.

1970’lerden önce bile şirketler, büyüyen uluslar arası rekabeti göğüsleyebilmek için gittikçe daha yüksek orandaki krediye başvuruyordu. Böylece kriz, daha yüksek oranda kredi ile geçici olarak atlatıldı. Devletler, borçlanarak kendi burjuvalarını; bankacı ve sanayicileri destekledi. Burjuvazi de kayıplarına çözüm bulmak için borçlandı. Dünya pazarı çapında, ihtiyacı karşılamak için krediyi kendine çekme rekabeti başladı. Bunda en güçlü ABD idi. Yönlendirici faiz oranını birkaç defa artırarak, o zamana kadar erişmediği seviyeye tırmandırdı. ABD, doların egemenliğinden yararlanarak, mali pazardaki kredinin tamamına yakınını kendine çekti. Ancak bunun sonucunda oluşan mali pazardaki kıtlık nedeniyle yoksul ülkeler, kredi bulamadı; borçlanma krizine sürüklendiler ve hala bunun etkilesinden kurtulamadılar.

Kapitalistler, tüm dünyada mali pazarın önündeki engellerin kaldırılması sonucu yakalandıkları yangını, bütün mali olanakları kullanarak söndürebildi. Özellikle ABD, Asya ve Avrupa ülkelerinde birikmiş olan devasa miktarda parayı krediye dönüştürüp, büyük boyutlardaki kamu açıklarını ve ekonomik açıkları kapatabildi. Mali pazarın engellerin kaldırılıp tek pazar haline dönüşmesi sonucu, dev boyutta sınırsız kredi olanağı oluşturuldu ve kapitalistler, özellikle zengin ülkelerdekiler için olanak yaratıldı. 1970’lerdekinden farklı olarak, 1980’lerden sonra, sanayileşmiş ülkelerin genelinde faiz düştü.

Sürekli hale dönüşen ekonomik kriz nedeniyle mali pazardaki düşük faiz oranı, günümüzde burjuvazi açısından bir zorunluluk. Artık mali düzen, bağımlı biri gibi davranıyor. Borç veren merkezler, Merkez Bankalardan aldıkları parayı, yüksek gelir için ham madde olarak kullanıyor. Merkezden aldıkları düşük faizli krediyi, üretim gideri gibi addedip, yüksek oranla borç verip, yüksek kâr ediyorlar. Son yıllarda kapitalistler, kendilerini kurtarmak için uzun, onlarca yıllık süreyle çok düşük faizle kredi aldı. Artık borcu, aldıkları yeni borçla ödemeye başladıkları için faizin aniden yükselmesi durumunda, iktisatçı ve bankaların yüksek danışmanı Patrick Artus’un deyimiyle, bir katliam yaşarlar. Bunu engellemek için sistem, piyasaya sürekli ucuz para sürmek zorunda.

Merkez Bankaları, faiz oranını bu kadar düşük tutmanın bir girdap olduğunu, mali balonların oluşacağını, kamu ve özel sektör borcunun rekor kırıp tehlike oluşturacağını biliyor. Üstelik Merkez Bankaları, gelecek krizleri göğüsleyebilmek için de faizi yükseltmesi gerektiğini biliyor. Uygulamaya çalıştığı şifa, hastaya verilen uyuşturucu miktarını azaltmaya çalışmak. İşte bu nedenle FED, çok temkinli şekilde faiz oranını biraz artırdı ve Avrupa Merkez Bankası, nakit akışını yavaşlattı. Ancak sonuçta, daha önce gördüğümüz gibi son kararı veren pazardır. Bu ortamda Merkez Bankaları, mali çevreleri desteklemeye devam etmek zorunda. Bunun için karşılıksız para basmanın günümüzdeki biçimi olan düşük faizi kullanıyorlar.

Düşük faiz oranının arkasında, süren kriz var

Mali sermayenin bu şekilde kendi kendine hareket etmeye zorlanmasının asıl nedeni, kapitalist düzenin krizinin süreklilik kazanmasıdır. Mali sermaye piyasasında, borç verilmek üzere bekleyen devasa miktarda sermaye birikmiş olmasına rağmen, sanayicilerin borç alma ve yatırım girişimleri, sınırlı kalıyor ve bu güç dengesinden dolayı faiz, düşük seyrediyor. Kriz nedeniyle mali çevrelerin elindeki para miktarı zirve yaptı. Üretim sektörünün elde ettiği kâr, yeniden üretim alanlarında yer bulmadığı için mali sektöre yöneliyor. Bu konuda fikir veren bazı tahminlere göre 1980’de 12 trilyon dolar olan bu miktar, 2007’de 241 trilyon dolara tırmandı. Bu oranı GSMH ile karşılaştıracak olursa, 30 yıl içerisinde GSMH’nın üç katı büyümesi anlamına gelir ve bu gidişat, 2008 krizinden sonra daha da hızlandı.

Zengin ülkelerde ekonominin mali sektörün etkisi altına girmesi ve üretim için yapılan yatırımın gerilemesi, aynı madalyonun iki farklı yüzü. Burjuva istatistiklerine göre, yatırım sabit brüt sermaye oluşumu ile ölçülür. Hem makine yatırımlarını, hem sanayi binalarını, hem lisans haklarını hem de herkesin yaptığı konut “yatırımlarını” kapsar. Bu yatırım kararları hiç mükemmel değil ve sadece bununla sınırlı. Dünya Bankası’nın verdiği rakamlara göre 1970’lerin ortalarından bu güne kadar, en zengin 80 ülkede GSMH’nın sabit brüt sermayeye oranı %5 geriledi. Gerileme oranı, sadece bir yıl içinde milyarlarca dolar azalma demek.

Örneğin ABD’nin gerileme miktarı 670 milyar dolar; Fransa’nın 400 milyar avro... Özellikle 2008’den bu yana, en çok 1970’lerden bu yana, tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşandı. Gelişmekte olduğu söylenen ülkelere gelince; Dünya Bankası’nın verdiği gelişmiş ülke rakamlarına göre daha güvenilir olsa da, bu ülkelerdeki yatırımlar, sanayileşmiş ülkelerin açıklarını kapatmaktan çok uzak.

Neredeyse sınırsız, bedava kredi bile yatırımı teşvik edemiyor. Mali sermaye ile sanayi sermayesi arasındaki ilişki, mali sektörün asalaklığının zirve yaparak üretim kârının mali sermaye tarafından yutulmasıyla sonuçlanıyor. Kapitalist ekonomi, artık içinden çıkmaktan aciz olduğu büyük bir çukura düştü.

Kapitalistler, 1970’lerden bu yana krizden kurtulmak amacıyla, kâr oranını yükseltmek için emekçilere karşı gerçek bir savaş sürdürdü ve sürdürmeye devam ediyor. Gerçek ücretin değerlerini düşürüyor, fabrikaları kapatıyor, işsizlik kitlesel seviyeye tırmandı, ücretlinin hakları kırpıldı, emeklilik ve işsizlik aylığı kırpıldı, kamu hizmetleri azaltıldı... 1980 ile 2015 arasında yaratılan toplam zenginlik içindeki kârdan hissedarlara verilen pay, yatırım ve hisse senedinin yeniden satın alınmasındaki oran; Avrupa’da %5’ten %24’e; ABD’de %5’ten %12’ye tırmandı.

Diğer yanda ücretlilere verilen pay Avrupa’da %68’den %60’a; ABD’ de %65’ten %58’e geriledi. Bir yandan kitlelerin tüketim imkanı azalırken diğer yandan kâr artıyor, yatırımın payı göreceli olarak azalıyor. Burjuvazi servetine servet katarken, üretilen ürün ve hizmetlerden yararlanma olanağı kısıtlanıyor; sonuçta mali istikrarsızlık için zemin oluşup yeni krizler oluşuyor.

Avrupa Birliği’nde patronlara, yatırımları için karşılaştıkları engeller soruldu; verilen cevaplarda mali kaynak sorunu en son sırada yer alırken, ilk sırada “geleceğin belirsizliği” yer aldı. Oysa yeryüzünün her tarafında, topluma yararlı olmaya hazır milyonlarca işsiz var. Üstelik insanların karşılanmayan, bir sürü temel ihtiyacı var. İnsanlığın gelişmesinin önündeki temel engel, kapitalistlerin özel mülkiyet sistemi, yatırımlara bu temel üzerinde karar verme yetkisini tekellerinde bulundurmaları ve yatırımın niteliğine onların karar vermesidir. (15 Nisan 2019), LDC Temmuz-Ağustos, 201


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 258 - 6 Aralık 2019  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?