Sinif Mucadelesi

Faizin düşmesi; kapitalizmin asalaklığının zirvesidir

Pazar 3 Kasım 2019

ABD ekonomisinin her taraftan gelen tehditler karşısında gerileme sürecine gireceğini göstermesi üzerine ABD Merkez Bankası FED, yönlendirici faiz oranını dondurma sözü verdi. FED, mali piyasalara erişimin kolaylaştırılması için 2019’da faiz oranlarının %2.5 ile sınırlı kalacağını, yani son 40 yıldan beri Merkez Bankasının bir dönem sonunda (bir ekonomik durgunluğun arifesinde) uyguladığı en düşük faizi uygulacağını belirtti. Avrupa’da da aynı eğilim gözleniyor. Avrupa Merkez Bankası, piyasaya sürdüğü para miktarında kısıtlama yapsa da, yönlendirici faiz oranında değişiklik yapmayıp %0 faiz uyguluyor. Japonya ve İngiltere de aynı siyaseti uyguluyor. Son on yılda, yani şimdiye kadar hiç görülmemiş şekilde zengin ülkeler, yaratılan tüm sorunlara rağmen, tüm Merkez Bankaları uyguladığı yönlendirici faiz oranını en düşük seviyede tuttu. Bu durum rastlantı değil; bir yönüyle kapitalist ekonominin içinde bulunduğu çıkmazdan.

Faiz ve kâr oranları

Şirketlerin kâr oranını, burjuvazinin muhasebe defterlerine dayanarak ortaya çıkarmak hiç kolay değil. Bunun aksine faiz oranlarını, ekranlarda tüm dünyada her gün görmek mümkün. Hem her türlü borsa işlemlerine katılanlar hem de ekonomi yorumları yapan uzmanlar tarafından çok heyecanla takip ediliyor. Ancak yayılanan rakamlar, hem var olan hem yaratılan zenginliğe ilişkin yanlış görüşlere yol açıyor. Örneğin bir tasarruf hesabı veya ev almak için birikim hesabı olanlar, sermayesini değerlendiren kapitalist veya mali sermaye olarak adlandırılıyor.

Elbette hakim sınıf açısından böyle bir yanılgı gerçekleri, yani gerçek zenginliğin yaratılmasını, emekçilerin sömürülmesini, ört bas ettiği için güzel birşey olarak görülüyor. Aslında bu çok eski bir tartışma konusu. Marks, farklı faiz oranı ve kâr konusunda çok net olarak mali kapitalistleri, yani borç verebilecek sermayeye sahip olanlar ile; sanayi kapitalisleri ayırımı yaptı. Sanayi kapitalistleri borç verilen sermayeyi borç alıp üretime yönlendirir, yani meta ve ücrete dönüştürebilir. Aslında para, gerçekten böyle bir süreçte sermayeye dönüşür. Yani bu para, ücreti ödenmemiş bir değer olan artı değer yaratarak, üretim sürecinde de birikimini sürdürerek, emekçilerin emek güçlerinin sömürülmesiyle oluşuyor.

Bugün artık sanayiciler de çoğu zaman mali sektörde de faaliyet yaptıkları için artık bu ayırımın olmadığı anlamına gelmiyor. Onlar sanayi üretimi yaparken sanayiciler olarak hareket ediyorlar; bankacılık gibi mali işlem yaparken mali işlemciler gibi davranıyorlar. Böyle bir ayırım yapmak bize yaratılan tüm zenginliklerin esas kaynağının artı değer olduğunu anlamamıza yarıyor. Faizin kaynağını, sanayici kapitalistlerin yarattığı kârından, borç aldığı mali kapitaliste ödediği pay oluşturuyor. Yani zenginliğin yaratılmasının iki ayrı kaynağı yoktur, sadece oluşturulan kârın faize giden bölüm ile şirkette kalan kâr (şirket kârı) olarak ikiye bölünür. Metaların üretimi ile mali sektör arasında bağlar olsa da ikisi, farklıdır. Mali işlem yapan kişi, mali işlem yapan birine borç verdiğinde yeni hiç bir zenginlik üretilmez. Yani onların dışında yaratılan bir zenginlik; farklı güç dengesi ve de yaptıkları anlaşma temelinde, iki farklı çevre arasında el değiştirir. Aslında, genel olarak, mali sektör, emekçilerin üretim yoluyla yarattığı artı değerin bir kısmına el atıyor.

Şimdi sorun, bu paylaşımın hangi oranda ve faiz oranının nasıl belirlendiğini görmek. Marks’ın söyledikleri, aradan geçen 150 yılda doğrulandı: “Hiçbir doğal kâr oranı yoktur”, “kârın paylaşılmasıyla ilgili hiçbir yasa yoktur, tek belirleyici rekabettir.” Üretim gerçekleşiyor; artı değer yaratılıyor; ürün satılınca kâr oluşuyor; kâr sömürünün derecesiyle belirleniyor. Mali çevrelerde belirleyici olan pazarın durumudur. Yani faiz oranlarını ve sermayenin değerini belirleyen borç piyasalarındaki arz ve talep durumu. Borç almak isteyenlerin borç alma miktarı ve borç verenlerin ellerindeki sermaye miktarları. Faiz oranlarının tek sınırı, sanayi üretimiyle elde edilen kârın daha üstünde olmasının mümkün olamamasıdır.

Merkez Bankalarının rolü

Faiz oranını belirleyen pazarın kendisidir. Ancak Merkez Bankaları pazara sürekli müdahale ediyor. Hatta onların belirlediği izlenimi veriliyor. Aslında Merkez Bankaları, pazarlarda düzenin devamını, yani bankaların ve mali çevrelerin genel çıkarını koruyor. Sahip oldukları imkanlarla, yani kapitalist ekonominin şartlarına göre, farklı genel faiz oranı kullanılıyor: Ekominin büyüme aşamasında faiz oranı yükseltiliyor, daralma ve gerileme aşamasında düşürülüyor. Ardından bankalar, parayı şirketlere, devletlere ve kendi aralarında borç veriyor. Ancak faiz oranını; arz ve talebin ve vadenin durumuna göre, borç süresindeki enflasyon tahminlerine ve en belirleyici etken olan spekülasyona ve gelecek kazançlara göre, pazar belirliyor.

Örneğin Alman devleti, 2019’un başında, ekonomik durgunluk şartlarını değerlendirip, bankaların ve mali kuruluşların endişelerinden yararlanarak mali piyasalarda %0.07, hatta kısa vedelerde, sıfırın altında oranla borçlandı. Çünkü Alman devleti, güvenli liman arayan sermaye için güvenli ve sağlam görünüyor. İtalyan devleti daha az güvenilir görüldüğü için %3 civarınlarında faizlerle borçlanabiliyor. Bu rakam, Yunan, Türk ve Arjantin devletlerinin mali çevrelere vermek zorunda kaldıkları faiz oranına kıyısla fazla değil.

Her şeye rağmen Merkez Bankalarının belirlediği yönlendirici faiz oranı, pazarın kabul edeceği orana göre hareket etmek zorunda. Merkez Bankasından borç alan bankalar, bu parayı uzun vadeli olarak, 10, 20 veya 30 yıllığına borç veriyor. Onların elde ettiği kârın bir kısmı kısa vadeli ile uzun vadeli borç faizi farkından kaynaklanıyor. Uzun vadeli borcun faiz oranı kısa vadeye göre daha yüksek olması bankanın çıkarınadır. Geçtiğimiz aralık başında pazar, gelecekte ekonomik durgunluk ön görerek uzun vadeli borç faiz oranını düşürdü, hatta bazısı kısa vadeli borç faizinin de altına düştü. Bu olay ışığında, FED’in ön gördüğü faiz oranını düşürme kararının nedeni, pazarın dayattığı durumdur diyebiliriz. Aslında, yönlendirici faiz oranından söz etmenin doğrusu, onların yönlendirici olmaktan çok yönlendirildiğidir.

Kriz dönemlerinde yönlendirici faiz oranı, kapitalist sınıfın elindeki belirleyici bir para politikası aracıdır. Ekonomik gerileme dönemlerinde Merkez Bankaları, yönlendirici faiz oranını düşürerek, zora giren kapitalistlere çok daha kolay borç para bulma olanağı yaratır. Çünkü bu dönemde mali sektörün kendi içinde de para işlemi azalır, krediler inişe geçer ve işlem yapan farklı çevreler arasında güvensizlik ortamı oluşur. Bu durum, modern anlamda, karşılıksız para basmadır. Böylece Merkez Bankaları, mali sektörün itfayicileri gibi davranmış olur. Aslında var olmalarının temel nedeni budur. Bankacılar, kendi düzenlerinin istikrarsız olduğunu görüyor ve “son çare olarak imdada Merkez Bankasının vereceği borcun imdada yetişeceğini” biliyor. 1929 krizinden sonra Merkez Bankaları iki defa, ilk 1970’lerde, ikinci defa 1987’lerde faiz oranını iyice düşürerek bu görevlerini yerine getirdi. 2002 krizinde, bu görevi iki yıl boyunca üstlendiler. Ancak neredeyse bedava paranın sonucu oluşan dev balon 2008’de müthiş bir patlamaya yol açtı. Merkezler Bankaları yine, yönlendirici faiz oranını sıfır seviyesine indirdi. Ancak 2008 çöküşü, öncekilere kıyas götürmeyecek kadar feci oldu. Bu defa faiz oranını indirmek kredi olanağı yaratmak için çare olmadığıdan, Merkez Bankaları, geleneksel olmayan, onlara göre daha farklı çareler arayıp, sisteme daha büyük miktarda para akıttı.

Şirketler, göreceli ekonomik büyüme ortamında daha çok kâr etme vaatleriyle yeni borç arayışına girdikleri için bankalara mutluluk veren faiz oranında yükselme yönelimi başlıyor. Merkez Bankaları, bu gidişata ayak uyduruyor. 1980’lerden bu yana Merkez Bankalarının hedefi, ücret sistemini sarsmadan, genel olarak faiz oranını %2 civarında tutmaktı. Faiz oranını arttırarak geleceğe müdahale edip gerektiği oranlarda kredi hacimini yeniden arttırarak, faizi indirmeyi amaçlıyor. Örneğin 2001 krizinden kısa süre önce FED’in faiz oranı %6.1 idi. 2003’te bu oran %1’e indirildi. 2007’de %5.25’e çıkarıldıktan sonra 2009’da %0’a indirildi. 2016’dan bu yana çok yavaşça yükselip, bir çok çevrenin belirttiği gibi ABD’de ekonomik durgunluğun başlaması nedeniye %2.5 civarında seyrediyor. Buna dayanan bazı çevreler, şu yorumu yapıyor; “eğer ekonomik durgunluk yakın zamanda yeniden gelirse..., o zaman FED’in faiz oranını düşürüp gereken ekonomik canlanmayı sağlama imkanı olmayacak”. (9 Ocak 2019 Les Echos gazetesi)

Dönemsel değişiklikler...

Borç verenler ile borç alanlar arasındaki güç dengesi ve faiz oranını belirleyen, her iki tarafın ekonomik faaliyetleri, kapasiteleri ve ihtiyaçları ile sınırlı olmayıp, daha çok aralarındaki güç dengesidir. Marks “ düşük faiz oranı refah ve kârın en yüksek dönemlerinde; faizlerin yükselişe geçişi refahın zıttına geçiş dönemlerinde ve kârın zirve yaptığını, yani tefeciliğin zirevey çıktığını kriz dönemlerinde görürüz” demişti. Marks, 1847 ile 1857 krizlerini inceleyip, kapitalist ekonominin farklı dönemlerinde kredinin rolüne vurgu yaptı.

Sermaye yatırıma gittiğinde, üretim süreci tamamlanmadığında, metalar üretim sürecinde olduğunda sanayiciler bu süreci, ileride yapacakları satışları sayesinde sağladıkları kredi ile tamamlar. Marks, üretim sürecinde olan farklı kapitalisler arasındaki kredi ile banka kredisi arasındaki farka vurgu yapar. Ticari kredi, borç senetlerine, vadesi belirlenmiş borçlara dayanırken, banka kredisi kâr getiren sermayeye bağlıdır. Bir krizin hemen ardından gelen sanayi sürecinde faiz oranı en alt seviyede olur, “faiz oranı biraz yükselişe geçse de, çok düşük olmaya devam eder.” Ardından faiz oranı yine yükselişe geçer ve zirve yapar; “yeni bir kriz başlar başlamaz krediler aniden durur, taksit ödemeleri durur, üretim süreci felç olur, daha önce belirttiğimiz gibi birkaç istisna dışında, paralel olarak sermaye borçları kıtlığı başlar ve atıl kalan bir sanayi sermayesi oluşur.”

Yukarıda anlatılanlar, İkinci Dünya Savaşı ile 1970’ler arasında yaşananları çok iyi tarif ediyor. 1950’lerde faiz oranları çok düşüktü, ardından pazar doymaya başlayınca faiz oranı yükselişe geçti. Şirketler artan uluslararası rekabeti gögüslemek için yatırımlarını arttırarak metaların fiyatlarını düşürmeye çalıştı. 1970’lerin ortasında ve 1980’lerin başında ortaya çıkan kriz ile faiz oranları, şimdiye kadar görülmemiş seviyede arttı, “her ne pahasına olursa olsun borçlanıp ödeme yapmak gerekir.”. O zamandan bu yana (1975, 1982, 1991, 2001, 2009) krizlerindeki gidişata göre faiz oranı bir indi, bir çıktı. Krizin hemen ardından faiz dibe vuruyor; bir sonraki krize kadar yeniden yükselişe geçiyor...
15 Nisan 2019, Aylık LDC Temmuz-Ağustos, sayı 201


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 257 - 1 Kasım 2019  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?