Sinif Mucadelesi

Çin, ABD’nin yerini almakta olan yeni süper güç mü?

Cuma 6 Nisan 2018

Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi, Xi Jinping’i, hala komünist olduğunu iddia eden Çin’e yakışır, görkemli bir biçimde, beş yıl için tekrar seçti.

Batı basınına göre Kızıl İmparator diye nitelendirilmediği zamanlarda, bazen Mao, bazan Deng Xiaoping, bazen de aynı anda ikisiyle birlikte kıyaslanan, yeniden seçilen Genel Sekreter için büyük bir zafer. Xi Jinping, çeşitli aşiret ve çıkar gruplarının üzerindeki otoritesini yeniden kurmuş gibi görünüyor. Merkezi veya bölgesel güçler arasındaki rekabet, rejimi zayıflatıyordu. Bu otoritenin ne kadar gerçek ya da yapay olduğunu gelecek gösterecek.

Yolsuzluk, bir süre önce yankı uyandıran skandallara yol açarak, devletin zirvesindeki çıkar gruplarının çekişmelerine dikkat çekti. Politik büro üyesi, eski bakan ve ülkenin en büyük kentlerinden Chongqing parti yöneticisi Bo Xilai’nin olayı, 2013’de müebbet hapse mahkum olmasına yol açtı. Bo Xilai’nın düşüşü, kendisiyle birlikte, cinayetle suçlanan bir eşin, polis şefinin eksik olmadığı, polisiye romana benzer bir senaryo ile zirvedeki yöneticilerin bir kısmını da beraberinde sürükledi.

Devlet aygıtı gibi, partinin bazı yüksek görevlileri, Şanghay, Pekin, Kanton, Shenzhen gibi büyük kentleri ya da bir devlet büyüklüğündeki bölgeleri yönetiyor. Bunlar, yönetici kastlarla iş çevreleri arasında sürekli dokunan çoklu bağlarla güçlenen, hatırı sayılır ölçüde büyük siyasi güce sahip.

Ekonomik hayatta devletin koruduğu ağırlık göz önüne alındığında, milyonerlerin, hatta milyarder Çinlilerin serveti, devletin ve partinin en üst düzeylerinde destek buluyor ve işbirliği yaratıyor.

Devlet, devlet bürokrasisinin aşiretleri arasındaki rekabetin aşındırıcı ve yıpratıcı etkilerine maruz kalsa da, yönetici tabakaların ortak çıkarlarının korunması için birlik ve bütünlük zorunlu.

Bu öncelikle, muhtemelen dünyanın en kalabalık, en güçlü sınıfına dönüşmüş olan, kamu şirketlerinde ya da Batılı büyük şirketlere bağlı çalışan çok sayıdaki büyük şirkette, Japonya’daki, ABD’deki veya Avrupa’daki ücretlerden 5 ya da 10 kat daha düşük ücretle çalışan işçi sınıfından başlayarak, emekçi sınıflara karşı mutlaka gerekli. Hızlı kapitalist gelişim nedeniyle kırsal bölgelerden kovulan, kentlerde hakları olmayan yoksullara dönüşen büyük köylü kitlelerine karşı da kaçınılmaz.

Çin, patlamaya hazır sosyal barut fıçısı ve liderleri bunu biliyor. İşte bu durum, belirgin bir biçimde diktatörlüğü gerekli kılıyor.

Rejimin görünürdeki istikrarı, sınıf karşıtlığını, çatışmaları ortadan kaldırmıyor. Hatta “vahşi kapitalizmin”, burjuvazinin zenginleşme yarışının, özellikle de inşaat ve emlak sektöründe yapılan sayılamayacak kadar çok vurgunun, ekonomiyi zayıflattığını bile gizleyemiyor. Öyle ki, ekonomik büyüme mali çöküşün insafına kalmış durumda.

Çin’deki ekonomik durumun gelişmesi ile çok yakından ilgilenen Batılı büyük sermaye, yerel yöneticilerin sosyal patlama korkularını tamamen paylaşıyor. Şiddetli ve zararlı bir milliyetçilikle karışık bir “komünizme” yapılan göndermeler, “dünyanın atölyesine” dönüşen Çin işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sosyal gerçekliği gizleyemiyor. Ayrıca gösterişli biçimde zenginleşen ayrıcalıklı bir sınıf ile büyük şirketlerde yoğunlaşan büyük bir işçi sınıfının arasındaki çıkar çelişkilerini ve çatışmalarını da gizleyemiyor.

Diktatörlüğe ve rejimin sosyalist etiketine rağmen, sınıf ilişkilerinin gerçekliği, sonunda bilince gidecek yolu açacak.

Rejimin, Çin tarafından yeniden kazanılan gurur ve onura yaptığı göndermelere rağmen, büyük güçlerin saflarında önem kazanmasının, yükselmesinin sınırı var. Çin işçi sınıfının giderek büyüyen bir kısmı, Amerikan, İngiliz veya Fransız Batılı büyük sermaye ve Japon sermayesi tarafından, doğrudan ya da dolaylı yollarla sömürülüyor. Aslında, “dünyanın atölyesi”, büyük Batılı şirketlerin taşeron atölyesi.

Çin devletinin kendisi, devlet şirketleri ve bankaları aracılığıyla, Japon, Amerikan ve Alman tröstleriyle ortaklık kuruyor. Temel olarak taşeronluk sözkonusu, ancak sadece bu değil; şirket birlikleri de kuruluyor. Ayrıca, emperyalist ülkelerde bile bağımlılık ilişkilerini taşaron firmaların işleyişi yaratmaz. Bağımlılık ilişkilerini yaratanın, sermayenin ağırlığının, yani miktar ve etkinliğinin olduğunu hatırlamak gerekir (örneğin, Michelin’in taşaron firmasının ağırlığıyla, emir veren otomobil şirketleri ve onların malzeme araç gereç sağlayan, bakım onarım yapan, temizlik işleriyle ilgilenen gibi birçok alt şirketi kıyaslamak gibi.)

Çin devletinin rolü ikili ve karmaşık. Bu karmaşıklık, Çin devletinin sınıf doğası ile ilgili değil, emperyalizmle sürdürdüğü ilişkilerden kaynaklanıyor. Hatta eskiden Çin devletinden işçi devleti diye bahseden en geri, sözde Troçkistler bile, artık onu böyle nitelendirmeye cesaret edemiyor. Devlet, Çin burjuvazisinin şimdiki ve gelecekteki çıkarlarını temsil ediyor. Bir yandan Çin burjuvazisini, emperyalist büyük sermayeden korurken, diğer yandan dünya pazarıyla bütünleşmesi için güçlü bir etken rolü oynuyor.

“Xi Jinping’in küresel hırsları” ve Çin’in yayılmacılığının arkasında, sadece, gıda güvenliği nedeniyle, Afrika’da ya da başka bir yerde satınalınan topraklar sözkonusu olduğunda kullanılabilecek bir deyim olan “ulusal çıkar” yok. “İpek Yolu”nun moderninin inşa edilmesi, Orta Doğu’dan Yunanistan’a kadar limanların yapılması gibi konuların arkasında, giderek artan biçimde, Batılı büyük tröstlerin çıkarları ve onların dünya pazarlarına kolayca girme isteği var.

6-7 Ağustos tarihli Le Monde gazetesinde Çinli bir yetkiliden yapılan; “Foxconn ve HP’nin ihracatının yaklaşık %60’ı için tren kullanılıyor. Bilgisayar üreticisi Acer ve Asus gibi firmalar için bu oran % 20 ile %30 arasında” alıntısı, bir gerçeği ortaya koyuyor.

Bazıları burada Çin emperyalizmini görüyor. Bununla ne demek istendiğinin bilinmesi gerekir. Rekabetçi kapitalizmin gelişip üretilen sermayenin yoğunlaşmasıyla, sermayesini ihraç etmeye itilen gelişmişlik (Lenin çöküş dönemi diyordu) düzeyine ulaşmış bir kapitalizm söz konusu değil ama özel bir tarihi durum söz konusu. Çin ekonomisi ve toplumu, eşitsiz bileşik gelişmenin özgün bir biçimini oluşturuyor; devlet ekonomisi ve özel ekonominin birbirine karışması; ultra modern kentler ve az gelişmiş kırsal kesimler, vahşi kapitalizm ile sosyalleşmekte olan söylem arasındaki uçurum giderek derinleşiyor.

Bu özgün yol, orta burjuvazinin, orta sınıfın güçlenip sağlamlaşmasını, zenginleşmesini, Batılı benzeri işbirlikçileriyle rekabet edebilecek kızıl milyarderlerin ortaya çıkmasını sağlasa da, sömürülenler sınıfını yoksulluktan kurtaramadı. Hatta ülkenin azgelişmişlikten çıkmasına bile izin vermedi.

Çin, yurtiçi üretimi açısından dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelse de, Rusya, Meksika gibi yarı gelişmiş ülkelerin ve hatta Botsvana, Karadağ ve Türkmenistan’ın bile çok gerisinde kaldığının altını çizmek gerekir mi? Çin’in brüt yurtiçi üretimi, Gayri Safi Milli Hasılası, hesaplama yöntemlerine göre, kişi başına 7 bin ile 12 bin dolar arasında değişiyor. Bu rakam, Almanya’nın 45 bin, Fransa’nın 44 bin ve ABD’nin 53 bin dolarıyla kıyaslanabilir. Çökmekte olan kapitalizm bazında, yoksul ülkelerin gelişmiş emperyalist ülkeleri yakalayıp geçmelerini sağlayacak, bir “Küba yolu”, bir “Vietnam yolu” veya… bir “Kuzey Kore yolu” olmadığı gibi, “Çin yolu” da yok.

Çin’in evrimi, devasa ölçekte, emperyalizmin bir zamanlar kendisine radikal bir biçimde karşı çıkan, meydan okuyan rejimlerle, ayrıca, nüfusu ve toprak büyüklüğü nedeniyle diğer hiçbir yoksul ülkenin sahip olamadığı olanaklara sahip ülkelerle bile bütünleşme yeteneğini ortaya koyuyor.

Bundan çıkarılabilecek tek uygun sonuç, bizi Marks’tan beri süregelen devrimci komünist akımın temel fikrine götürüyor: İnsanlığın geleceği, toplumun iki temel sınıfı, burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelede belirlenecek. Yan bir yol söz konusu olamaz, yalıtılmış ülkeler için bile hiç kaçış yolu yok.

Troçki, kendi dönemdeki şüphecilere yanıt olarak Geçiş Programı’nda şunları yazmıştı: “Sosyalizm için henüz tarihi koşulların oluşmadığı gibi her türlü gevezelikler, sadece cahilliğin veya bilinçli bir yanıltmacanın, aldatmacanın ürünüdür.”

Çöküşe doğru giden kapitalizmin çürüyüp kokuşması, kendisini sadece, kriz, işsizlik, insanlığın üretici güçlerinin tahribi gibi ekonomik alanda göstermiyor. Sosyal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de gösteriyor: Sahel’deki, Sudan’daki, yerel ve bölgesel savaşlar, diğer Afrika ülkelerine yayılıyor. Savaş, sadece Latin Amerika’dan ABD’ye, Afrika’dan Orta Doğu’ya, Asya’dan Avrupa’ya doğru değil, aynı zamanda, bir Afrika ülkesinden diğerine veya Birmanya gibi az gelişmiş ve yoksul bir ülkeden, daha yoksul Bengaldeş’e doğru sığınmacı göçmen akışına neden oluyor. Çökmekte olan kapitalizmin, ahlaki ve insani çürüyüşünün diğer bir işareti, sayısı giderek artan, halklar arasında inşa edilen dikenli tellerle donatılmış duvarlar.

Terörist saldırıların kendisi, kapitalizmin çürümüşlüğünün diğer bir ifadesi.

Troçki, Geçiş Program’dan alıntı yapılan bölümü şöyle bitiriyor: “İnsan medeniyeti eğer gelecek tarihi dönemde bir sosyalist devrim olmazsa, bütünüyle felakete doğru sürüklenme tehdidi altında. Her şey proletaryaya, yani her şeyden önce, proletaryanın devrimci öncüsüne bağlı. İnsanlığın tarihsel krizi, devrimci yönetimin krizine indirgeniyor.”

Bu satırların yazılmasından birkaç ay sonra, insanlık kendisini İkinci Dünya Savaşı’nın felâketine dalmış buldu.

Çökmekte olan kapitalizm yeniden barbarlığa gömülüyor. Troçki’nin kendi zamanından çıkardığı sonuçlar ve dersler günümüz koşullarında da geçerli: “Her şey proletaryaya, her şeyden önce de proletaryanın devrimci öncüsüne bağlı.” Yani komünist devrimci partilerin ve devrimci bir Enternasyonal’in yeniden doğmasına bağlı. LCD
(30.10.2017) N° 188


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı:238 - 6 Nisan 2018  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?