Sinif Mucadelesi

Nurjuvazi ve siyaset II

Cuma 7 Ekim 2016
12 Eylül askeri darbesiyle uygulanan 24 Ocak kararları, Türk büyük sermayesinin dünya piyasasına açılmasını ve dünya burjuvazisine eklenmesini sağladı. Böylece Türk burjuvazisi güçlendi, tarikat çevreleri de yeterli payı aldı. Kendisi bir Nakşibendi olan Özal, tüm tarikatlara olanak sağladı: 1983 yılında İslami finans sistemi için gerekli yasa çıkarılarak; İslamın “faiz yasağı” bahanesiyle, yasal olarak banka kurma sermayesi olmayan tarikatlara imkan yaratıldı. 1985'te Nurcu tarikatlar Suudi sermayesiyle Al Barak Türk’ü, Nakşibendiler yine Suudi sermayesiyle Faysal Finansı, devlet desteğiyle Kuveyt Türk kuruldu. İslamı sermaye, bu dönemde kendini o kadar güçlü hissetti ki büyük sermayenin örgütünü olan TÜSİAD’ın (Türk Sanayici ve İşadamları Derneği) karşısında kendi örgütünü, MÜSİAD’ı (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) kurdu. MÜSİAD, kendilerini “dindar” anlamında “müstakil” ve “Anadolu sermayesi” diye nitelendiren küçük ve orta boy (KOBİ) patronların örgütüydü. Tek amaçları vardı; büyümek! ANAP’lı 1980 sonrasındaki on yılı aşkın dönemde, devletin KOBİ’leri desteklemesi, bir siyaset olarak uygulandı. İslami sermayenin istediği bir şeydi ancak sadece onun isteğinden ötürü uygulanmadı. Tüm dünyada, ekonominin parçalanması, taşeronlaşma, bazı iş kollarının Üçüncü Dünya ülkelerine kaydırılması, işçi sınıfının bölünmesi, siyasetinin Türkiye’deki uzantısıydı. Çoğu KOBİ büyüklüğünde olan tarikat sermayesi, en çok bundan yararlandı. Hatta büyük sermaye bile “holding” şeklinde küçük şirket görünümünde örgütlenerek, devletin dağıttığı KOBİ kredilerinden pay aldı. Böylece sermaye biriktiren tarikat çevreleri, 1990’lardan sonra gözlerini daha yukarıya dikti. Daha fazla sermaye gerekiyordu ve aranınca çözüm bulundu: Anadolu Finans, İhlas Finans ve Asya Finans (sonuncusu, el konulup kapatılan Bank Asya’ya dönüştü) amacı; Avrupa’daki Türklerin parasını getirip sermaye yapmaktı. Başardılar, gurbetçi parası, İslamcı finans kurumlarınca hortumlandı, yolsuzluklar o seviyeye çıktı ki devlet müdahale etmek zorunda kaldı. Gurbetçi emekçilerin parası tarikat çevrelerinin, dindar patronların ceplerini şişirdi. En çarpıcı örneği Jet-Pa, büyük reklam kampanyasıyla, Türk arabası üreteceğini söyleyerek, “imza” adıyla tanıttığı bir lüks arabayı gösterip, Almanya’da para topladı. Sonra her şeyin boş olduğu ortaya çıktı. Jet-Pa kapatıldı, emekçilerin parası buhar oldu, patron Fadıl Akgündüz, birkaç yıl hapis yattı. Çıktığında, lüks otel zinciri sahibiydi, herkesi Maldivlere İslami tatile çağırıyordu. Artık son moda takım elbise değil, süslü, dini kıyafetler giyiyordu. Yoksulların parasıyla zenginlere, siyasetçilerin, Gülen’in, Erdoğan’ın katıldığı partiler verdi. Emekçilerin parasını yiyen bu adamın lüksü, kibri, ne Gülen’i ne de Erdoğan’ı rahatsız etti. Diğer örnek, gurbetçilerin Türkiye’ye gelip kandırıldıklarını söyleyerek paralarını istemesiyle ortaya çıkan tepkilerin büyümesini önlemek için devletin Finans kısmını kapattığı İhlas Holding’tir. Nurcu sermayesine ait olan şirket, her çalışanını, bugün el konulan “Zaman” gazetesine zorunlu abone ediyor, ücretlerinden kesiyordu. Böylece tarikat sermayesi yükseldi ve büyük sermayenin karşısına, payını almak için dikildiğinde iş, bir üst aşamaya geçti. {{TÜSİD ile MÜSİD rekabeti}} 1990'kurulan MÜSİAD, üyelerinin TÜSİAD gibi devlet eliyle değil kendi çabalarıyla yanı gerçek burjuvazi olduğunu iddia ediyordu. Aslında cumhuriyetin başından beri Türkiye pazarını sömüren, 1970’lerde kurdukları TÜSİAD ile bunu örgütlü bir şekilde yapıp başka kimseye pay vermeyen, “Kemalist” geçinen büyük burjuvazi ile rekabet ediyorlardı. MÜSİAD üyesi işletmelerin %70’i Anadolu'da değil, İstanbul, İzmir Ankara gibi sanayi şehirlerinde kurulmuş. Evet, bu işletmeleri kuranlar, Anadolu’nun eşrafından geliyor. Taşra kent ve kasabaların yerli tüccarları, küçük taklitçi imalatçıları, toprak ağaları, hatta yerel tefeciler. Ancak Özal ve sonrasında, fırsatın kendilerine geldiğini fark edip büyük şehirlerde yeni sömürü ve devlet olanakları sırtından zenginleşirek, tarikat ilişkilerini kullanıp birbirleriyle iş yapmalarıyla büyüme olanağını yakalayanlar, burjuvaziye daha doğru bir adlandırmayla “Nurjuvaziye” dönüştü. Büyümelerinde Erbakan’ın şikayet ettiği, IMF parasının büyük sermaye yerine, devlet siyaseti olarak KOBİ’lere akıtılmasının doğrudan katkısı var. Özelleştirmelerin, Nurjuvazi arasında, tarikatları da dikkate alınarak hükümet eliyle, neredeyse bedavaya dağıtılmasının da. Piyasaya açılan eğitim, medya ya da sağlık işkolunda kuracakları işyerlerine kamu bankalarından beleşe, geri ödemesiz kredi sağlanmasının, düşük ücretle kaçak emekçi sömürüsünün de. Söyledikleri gibi “İstanbullu büyük şirketlerin hakimiyetine karşı kendi pazar paylarını arttırmak” için dini ve tarikatları araç olarak kullandılar. TÜSİAD kokteyl verdi, onlar iftar! {{Siyasi temsil sorunu}} Tarikatların içinden gelse de Erbakan’ın Refah Partisi, Nurjuvazi için uygun değildi. Çünkü Erbakan’ın savunduğu “Adil düzen” islami işbirliğini, devlet eliyle sanayileşmeyi, devletin denetleme ve düzenleme yetkisinin olmasını savunuyordu. Oysa artık İslamcı patronlar ne devleti ne de dini ölçüleri istiyordu. 1994 yılında Refah Partisi, hükümet ortağı olunca Erbakan, partisinin kongresinde altı saat konuşarak özelleştirmeyi, serbest piyasayı, partinin yeni hedefi haline getirdi. Böylece İslamcı sermayenin partisi olmayı kaptı. Birlik, Nurjuvaziye yarayacak ama partiye pahalıya patlayacaktı. Türkiye ekonomisi 1994, 1999 ve 2001 yıllarında büyük ekonomik krizlerle çalkalandı. Ekonomik kriz, iktidardaki DYP’yı yıprattığından 1994 yerel seçimlerinde “adil düzen” dediğinden yolsuzluk yapmayacağına inanılan Refah Partisi, Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlığını kazandı. İstanbul belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı; iki dönem seçilecekti. Refah Partisi, iktidar ortağı olanca, İslami sermaye partiye yöneldi. MÜSİAD üyeleri, Erbakan'ın başbakanlığı döneminde Müslüman ülkelerden, bir yılda 800 milyon dolar, özelleştirmeden 4.2 milyar dolar kazandı. Nurjuvazinin hükümet desteğiyle öne geçişi, TÜSİAD tarafından laikliğin elden gitmesi, Avrupa Birliği hedefinden vazgeçiş, cumhuriyetin değerlerini kaybetmek olarak yansıtıldı. Büyük burjuvazinin esas derdi ekonomide payı %10’a çıkan Nurjuvaziyi geriletmekti. Ancak Erbakan, ilk kez yakaladığı koltuğu bırakmak istemiyor, devlet katına çıkan tarikat çevreleri de kalmasını istiyordu. Sonuçta büyük burjuvazi, en iyi bildiği yoldan gidip askeri önü sürdü. Darbe değil ama güç gösterisiyle isteğini elde edeceğini hesapladı. 28 Şubat 1997’de İstanbul’da birkaç ilçede tanklar sokakları dolaştı; kimisi bozulup yolda kaldı, hükümeti hedef alan, tehdit dolu bir bildiri açıklandı. Erbakan’ın istifası, İslamcı sermayeyi yolundan caydırmadı. O zaman en ateşli sözcüsü haline gelen Erdoğan; kendisi de küçük bir patron olarak; “28 Şubat bin yıl sürecek” diyenlere karşılık olarak “iktidara mutlaka geleceğiz, ama kanlı ama kansız” diyordu. {{AKP ve tarikat sermayesi}} Erdoğan’ın kendisi “Milli Görüş” çevresinden geliyor. Bu çevre, bir siyasi partide değil gençlik dernekleri, vakıflar üzerinden örgütleniyor. Erdoğan, 28 Şubatta ve sonrasındaki DSP-MHP koalisyon hükümeti döneminde, İstanbul belediye başkanıydı. Kendine tarikatlar üstü bir konum vermiş, hepsine belediyeden iş veriyor, adı o dönemde “yüzde on”a çıktığına göre payını da alıyordu. Bu işlerin bir kısmı, boş ve geçici olsa da, belediye bütçesinden çok para kazandılar. Nitekim bir İslamcı gazeteci 15 Temmuz'dan sonra; “AKP'li gençler ihale işlerini çok iyi biliyor ama slogan bilmiyor” dediği için tepki aldı. Erdoğan ve çevresindeki siyasetçiler, palazlanan Nurjuvazinin, modern görünümlü siyasi sözcüsü oldu. Önce Refah Partisi’nin yönetimini ele geçirip dönüştürmek istediler. Ancak kıl payı başarısız olunca yeni bir parti kurulması gündeme geldi. Bu esnada 1999 krizi, kasıp kavuruyordu. Patronlar, ücretleri indirmiş, toplusözleşme maddeleri geriletilmişti. Esnaf iflasları yaygındı. Kriz, tüm siyasi sistemi sildi. Bedeli bir kez daha kapitalist düzen değil, emekçiler ve siyasetçiler ödedi. Kitlelere umut verebilecek parti kalmadi; Kemalist burjuvazinin son umudu DSP iktidarda yıprandı, seçimden %3 oy alacaktı. İşte bu ortamda, 2001'de, genel seçimden bir yıl önce tüm sağ partilerde burjuvazi tarafından denenmiş, tecrübeli, bakanlık, milletvekilliği yapmış aynı zamanda büyük tarikatlarla ilişkili siyasetçilerden AKP kuruldu. Büyük burjuvazi, kendi alternatifini üretemedi ama AKP’yi zayıflatmak ve gözdağı vermek için Erdoğan’ın önünü kesti. Sonra yine kendisi açacaktı. AKP, 3 Kasım 2002’de iktidara geldi, Erdoğan 2003’ten itibaren başbakan olabildi. İlk AKP hükümeti, Gülenciler dışında neredeyse tüm tarikatların desteğini aldı. Gülen ile yakınlaşma daha sonra olacaktı. Çünkü Gülen, esas olarak ABD’nin tavrını önemsiyordu. Bunu açıkça ifade etti. 12 Eylül’de generalleri destekledi, 28 Şubat’ta da Erbakan’ın gitmesini. Erdoğan, Kemalistlerin ve onların denetimindeki ordunun tehdidini ensesinde hissediyordu. Bu nedenle “takiyye” (rol yapmanın karşılığı olan Osmanlıca kelime) yaptığına yönelik eleştirilere yanıt verip samimi olduğunu anlatıyordu. Haksız da değildi, Nurjuvaziyi öne çıkarıyor ama bir bütün olarak burjuvaziye hizmet ediyordu. Üstelik emekçilerin, yoksulların hatta bir dönem sayısı 70’i bulan Kürt milletvekiliyle, Kürtlerin de onayıyla yapıyordu. Erdoğan, şalvarlı, cübbeli, çember sakallı tarikatçılara modern görünüm verdi, 28 Şubat korkusunun da etkisiyle onları dernek ve vakıf kurmaya yönlendirdi. Dernekler, devletten yardım aldı, para topladı, sonra iş aldı, dünyaya açıldı, üyelerine iş buldu, böylece güçlendi. Her zaman hükümetin koruması altında oldular. Şimdi binlerce dernek var, artık kibarca “cemaat” denen tarikatların denetiminde. Liderleri eskisi gibi “şeyh” değil, “toplum önderi” oldu. Ancak kadınlara, çocuklara, özgürlüklere yönelik gerici fikirleri ve ilişkileri aynen sürdürüyorlar. En büyük ve eski tarikatlar da ise aile üyelerinin bir kısmı Nurjuvaziye dönüştü, diğerleri tarikat işlerine kendini adadı. Erdoğan’a en yakın isimlerinden, Nakşibendi tarikatı üyesi, BİM'in sahibi Mustafa Latif Topbaş bir örnek. Aile üyelerinin bir kısım tarikatı yönetir, kendisi dünya işlerini. 1995’te, Suudi zengini el Kadı ile kurduğu küçük şirketiyle, 2009’da Türkiye’nin 25’inci sıradaki zenginiyken, bu yıl 1.4 milyarı bulun servetiyle 14’üncü sıraya yükseldi. Gülenciler’in, 17-25 Aralıkta hedef aldığı isimlerdendi, yolsuzluklarını ortaya döktüler, Erdoğan, ona siper oldu, adı ertesi gün basından silindi. Şimdi Gülenci patronlar gözaltına alınıyor, şirketlerine kolayca el konuyor; çünkü her şeyi devletin olanakları, hükümetin aracılığıyla edindiklerini biliyorlar. Sözde “gerçek burjuvazi” aslında devletin beslemesi. Erdoğan, tarikatlara, Milli Görüşçülere, tüm okul arkadaşlarına, komşularına, uzak yakın akrabalarına, iş ve para kazanma olanağı sağladı, böylece kendine bağladı. İslamcılar, sermayeleri, iş yapma kapasiteleri az olduğu için ortaklık kurdu. Erdoğan, başlattığı büyük ihaleleri, inşaatları, parçalara bölerek hepsine paylaştırdı. Bölünemeyen işleri, ortaklıklar yoluyla şirketleri büyük gösterip ihaleyi almalarını sağladı, devletin ihale kanunun on kere değiştirerek, Nurjuvazinin ihale alabileceği biçimde düzenledi. Tarikat çevrelerine giren para o kadar arttı ki Fatih'te tarikatların yerleştiği camilerde posta oturma (tarikatın yöneticisi olma) kavgası, silahla çözüldü. Daha önce bu tür sorunlar, ayrılıp yeni bir tarikat kurmayla çözülüyordu, ancak şimdi bırakıp gidilemeyecek kadar büyük kazanç vardı. Tarikat ya da tarikatın dernek, vakıf veya şirketi üzerinden MÜSİD üyeliğine, oradan AKP'ye girip iş için bağlantı, ortaklık, hatta yasal düzenleme yapmaya kadar uzanıyor. 1996 seçiminde 20 MÜSİD üyesi patron, çeşitli partilerden milletvekili oldu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 seçiminde 23 olan sayı, 2007’de 10 tanesi Gülenci olmak üzere 30’a çıktı, 2011’de tekrar 23’e indi. Sonraki seçimde Gülen'in 20 milletvekilliği istenmesine Erdoğan’ın öfkelendiği basına yansımıştı. Nurjuvazi, siyaseti de arkası alarak ne derece güçlendiğini; TÜSİAD çevresinin yönettiği tüm patron örgütlerine ve MHP'lilerin yönettiği işçi sendikalarına kendi adamlarını getirerek gösterdi. Siyaseten, Türkiye’de sermaye el değiştirmiş gibi görünüyordu. Ancak ekonomide durum farklıydı ve bu sorun yaratıyordu. Erdoğan ile Gülen arasında çok yakın işbirliği bu dönem başladı. Gülen tarikatı, iş dünyasında değil ama devlet bürokrasisi aracılığıyla, diğerlerinin önüne geçti, tasfiye edilenlerin yerine kilit noktaları kaptı. Ekonomideki ilişkiler ağını siyasete taşıdılar. Gülen’in üniversite kursları, sınav yolsuzlukları, okulları, sadece memur değil, her düzeyde yönetici yetiştiriyor, hızla yükseliyorlardı. 2007’de ve 2013’te Kemalist çevreler bunu söylediklerinde Erdoğan, şiddetle karşı çıkmıştı. Bugün tutuklanan bütün Gülenci subayları terfi ettiren, eski genelkurmay başkanı “başbakanın onayı dışında atama yapmadım” diyor. Söylediği muhtemelen doğru ama Erdoğan ağzını açıp tek kelime etmedi. Çünkü o zaman bu işleri birlikte yapıyorlardı ama şimdi suçu başkaları üstenecek.

Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Arşiv  Site yaşamını izle Arşiv 2016  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı : 220 - 7 Ekim 2016  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?